ERKEĞİN TAHTI HİDDET, KADININ BAHTI ŞİDDET

Türkiye’de siyasal erkin üzerinde çekincesiz fikir birliğine vardığı belki de tek konu, kadın cinayetlerini önlemek ve kadınları dövmek ya da öldürmek için peşine düşen erkekler(in)den korumak gerektiği. Muhalefetin önem verdiği kadına yönelik şiddetle mücadelede, başta Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin, AKP iktidarının içtenlikle çaba gösterdiğine ve sonuç almak istediğine kuşkum yok.

Ancak, bugüne kadar harcanan tüm çabalar salt iki önleme yoğunlaştı : Kadına şiddeti yasaların öngördüğü cezaları arttırarak «erkeği suç işlemekten caydırmak» ve alarm sistemi geliştirerek «kadını saldırıdan korumak».

Oysa nedeni, niçini irdelenmeyen, kaynağına inilmeyen, kısaca doğru teşhis konulmayan hiç bir soruna uygun çözüm üretilemez, sonuç alınamaz. Toplumsal yargılar, yasalarla değişmez. Sosyal algılar, cezai yaptırımlarla önlenemez. Koşullanmış zihinler, yasakla delinemez.

Son yedi yılda yüzde 1400 artan kadın cinayetlerinin üstüne her gün katlanarak eklenen yenileri; dövülen, sövülen, taciz ve tecavüz edilen kadın nüfusunun korkunç bilançosu da aynı zaman diliminde genişleyen “muhafazakar toplum” niteliklerinden soyutlanamaz!

***

Türkiye’de kadına şiddetin, toplumun “muhafazakarlaşması”yla düz orantılı arttığını görmemek için kör olmak gerekiyor. Ama ülkemizde “muhafazakarlık”, çok uzun süredir din değerlerine bağlılık olarak tanımlandı ya da indirgendi. Bu eksik tanım, salt din tınısını taşıdığı ve tabusunu barındırdığı için, kadına şiddetin toplum muhafazakarlaştıkça arttığı gerçeğini görünmez, görünse bile söylenmez kılıyor.

Muhafazakarlık öylesine dindarlığa endeksli bir baskı ki, artık “toplumsal duyarlılığı” incitmemek adına, sözcüğün öz Türkçesi, “tutuculuk” bile denilemiyor…

Hepimizin bildiği gibi nedeni görmezden gelinen soruna tepeden inme hiç bir çözüm, yasak, ceza, çare olamayacağı için de toplum muhafazakarlaştıkça artan kadına yönelik şiddet, önlenemiyor ve önlenemeyecek.

Dindarlık anlamında muhafazakarlığın, İslamiyet özelinde erkeğe kadının üzerinde tanıdığı hak, üstünlük ve sahiplik olgusu, salt Türkiye’de katlamıyor kadına yönelik şiddeti. Dindarlığın arttığı tüm Müslüman toplumlar da aynı ivmeyi izliyor.

2011 Kasım ayında, Mısır Baharı’nın simgesi Tahrir meydanında iki kadın gazetecinin ırzına geçildi. Gösterileri izleyen CNN İnternational ve France 3 muhabirleri, ahalinin ortasında toplu tecavüze uğradı. Dünya medyaları, Mısır’daki tüm kadın muhabirlerini geri çağırdı. Derken, ordu duruma el koydu. Bu kez, hepsi Mısırlı Müslüman on genç kadın, askerler tarafından “bekaret kontrolü” gerekçesiyle gözaltına alınıp dört gün süreyle ırzlarına geçildi. Bu kadınlardan yalnızca biri, hem de türbanlı Samira İbrahim yasal şikayette bulundu, orduya karşı açtığı davayı kazandı. Tecavüzcüler bulunamadı, ama gözaltında “bekaret kontrolü” yasaklandı. Ne var ki Samira İbrahim, o gün bugündür ölüm tehditleri alıyor ve yabancı basına konuşma yasaklı. Zaten Tahrir meydanındaki halk devriminden de demokrasi çıkmadı, ama seçim sandığından %47 oy çoğunluğuyla Müslüman Kardeşler’in “Özgürlük ve Adalet Partisi” çıktı.

***

Oysa 1930’lu yıllarda bikiniyle denize girilen Kahire’de, artık kadınlar ve erkekler metroda ayrı vagonlarda yolculuk ediyor. Evlenmeden cinsel ilişki hem yasal, hem toplumsal anlamda yasak. BM raporlarına “kadın tacizinde dünya birincisi” olarak geçen Mısır’da dinsiz yok, herkes az ya da çok dindar, ama sokakta, iş yerinde, elle, sözle sarkıntılık önlenemiyor. Uğradığı taciz ve tecavüzü ihbar eden kadın “kuyruk sallamıştır” diye kötüleniyor, karalanıyor. “Sahibi” kocasına itaat etmeyen, ayrılmak isteyen ya da seçilen kocayla evlenmeyi reddeden kadın, tıpkı Türkiye’deki gibi dövülüyor, öldürülüyor.

Demem o ki, bir yandan kadına şiddetin yasal caydırıcılık ve alarm zilleriyle önlenmeye çalışıldığı ülkemizde, öte yandan 4x4x4’lük eğitimden “modern müslüman” gençlik damıtmak projesi, yangına körükle gitmektir.

Kızları eve kapatıp, oğlan çocuklarını topyekün imam hatip rahlesinden geçirmek herhangi bir şiddeti önleseydi, Afganistan dünyanın en sakin ülkesi olurdu.

“Kuşku değil, emin olmak delirtir.”
FRİEDRİCH NİETZCHE

«G» NOKTASI

Türk Lirası’nın simge tanıtımı görkemli yapıldı. Başbakan Erdoğan’a göre “çıpa”ya benziyor. MB eski başkanı Durmuş Yılmaz’ın hanımına göre “tırpan”a.

Bir de ne görelim?

TL’nin logosu, Ermeni para biriminin neredeyse tersten çizilmişi!

Oysa başka bir simge, daha bir ay bile olmadı ki benzer benzerliğe çoook daha uzak bir benzerlik dolayısıyla, tedavülden kaldırıldı: Kütahya Dumlupınar Üniversitesi Yönetim Kurulu, oy birliğiyle aldığı kararla, kampüsteki arslan ve kartal heykelini,
Ermenistan Cumhuriyet armasına benzediği gerekçesiyle yerinden söktürdü.

Şimdi herhangi bir yönetim kurulu’ndan cesur bir karar daha bekliyorum:

Ya TL’nin simgesini Ermeni Drahma’sına benziyor diye iptal kararı alınsın, ya da Dumlupınar Üniversitesi kampüsünden kaldırılan heykel, tersine çevrilip yerine konulsun!

Ama oy birliğiyle.