ATİNA’NIN ATEŞLE SINAVI…

Atina, mitolojiye göre, bilgeliği temsil eden Athena ile denizleri, okyanusları temsil eden Poseidon’un çatışmasından doğdu… Athena insanlara zeytin ağacını, Poseidon ise hırs ve güç vaat ediyordu. Atinalılar zeytin ağacını seçtiler. İki Tanrı’nın savaşında yenen Athena, yenilen Poseidon oldu.

“O savaşı Poseidon kazanmış olsaydı, belki biz de hırs denilen şeyden nasibimizi alır, AB’den gelen bütün o kredileri yiyip yutmaz, yan gelip yatmaz, en azından hak etmeye çalışırdık” dedi gülerek bir arkadaşım… Yunanlıydı. Galiba doğru söylüyordu…

Şimdilerde hangi haber kanalını açsanız, hangi gazeteye baksanız, Yunanistan’ın yaşadığı ekonomik krizi, Yunan halkına içirilen “acı ilacı”, ülkedeki sefaleti, yanan yakılan Atina sokaklarını görüyorsunuz…

Üç gündür Atina’dayım. 1 Mart’taki toplu taşımadaki genel grevi saymazsak, haberlerdeki görüntülere hiç ama hiç rastlamadım. Ama insanın içini acıtan sayısız hikâye dinledim.

Neden Atina’dayım? Anımsayacaksınız: Türkiye-Yunanistan Kadın Barış Girişimi WINPEACE olarak barış kültürünü yaymaya çalışıyoruz. Bu kez başta Margarita Papandreu olmak üzere girişimin öncülerine sevgimizi ve dayanışmamızı iletmek ve ileriye dönük neler yapabiliriz diye konuşmaya geldik.

Yoklukta dayanışma

Evet, maaşlar ödenmiyor; evet, maaşlar kesintiye uğruyor; evet, insanlar işten çıkarılıyor. En kötü durumda olanlar gençler…

Evet Sendikalar, işçi ve memur konfederasyonları ayakta; protestolar grevler sürmekte…

Evet beyin göcü, gençlerin göçü, almış başını gidiyor… Yabancıyla evli çiftler ülkeyi terk ediyor… Millet bankalardan parasını çekip bavullarla eve taşıyor… Parasını yurtdışına kaçıran çoktan kaçırmış bile…

Ama tüm bunlara karşın… “Öyle muhteşem bir dayanışma yaşıyoruz ki, inanamazsın” diyor Dina. “Pazardan sebze alırken, al bu da benden diye fileme parasını ödemediğim şeyler ekliyor satıcı…” “Yüzüme bakmayan komşum beni her gün arabasıyla taşır oldu…” Buna benzer sayısız örnek anlatıyorlar…

“Kentin her yerine kurulan aşevlerine gitmekten kimse utanmıyor artık” diyor bir başkası.

Yoklukta opera

Bu yoklukta yoksullukta, kemer sıkma rejiminde ya da kimilerine göre “ölüm diyetinde” bir başka Tanrı varlığını kentten hiç ama hiç eksik etmiyor. O da, anladınız elbet: Dionysos! Şarap, (yoksa uzo mu desem?) eğlence ve de sahnelerin Tanrısı!

Plaka eski canlılığını yitirmişse de, lokantalar, kahveler, tavernalar tıklım tıklım. Gece yarılarına kadar dışarda yeme içme alışkanlığından vaz geçmiyor Atinalılar! Eğlence dünyasında krizden en çok etkilenen o büyük “show”ları yapan müzikholler… Tiyatrolar sinemalar, konserler, sergi salonları dolup taşıyor. Edebiyat matineleri de öyle… Bir ara “henüz dibe vurulmadığından” söz ediyorduk… “Tiyatro ve sinemaya para ayıramadığımız gün dibe vurduğumuzu anlayacağım” dedi Ifigenia! (Ölçüye bakar mısınız! Gel de kıskanma!)

Şimdi sıkı durun: Bu yoklukta Atina’ya en görkemli opera binası yapılıyor! 2009’da dünyanın sayılı mimarlarından Renzo Piano’ya sipariş edilmiş dev bir kültür merkezi. İçinde hem ulusal kütüphaneyi, hem 1700 kişilik operayı hem de iki küçük tiyatroyu barındıracak…

Stavros Niarchos (Onasis’in rakibi ünlü armatör) Vakfı’nın bağışıyla gerçekleşiyor. Aynı adı taşıyan parka yerleşiyor. 800 milyon dolara mal oluyor. Bağışa halk da, özellikle aydın kitle de katılmış. “21. yüzyılın kültürüne, mimari birikimine bizden armağan olsun” diyorlar…

Yaa, işte böyle çılgın bir komşumuz var!

Utan Avrupa Kültür Merkezi İstanbul utan! Daha ne diyeyim! (Devamı, dönüşte…)

P.S. Tarık Akan yazım üzerine bana “çiçek” yollayan tüm okurlara sonsuz teşekkürler. Hepsini aldım, okudum, yüreğime yerleştirdim…