12 MART 1971

Eski darbeler bir başkaydı!

Türkiye’deki rejimi tarif ederken devamlı olarak “parlamento” vurgusu yapılır:

-Çok partili parlamenter demokratik sistem…

Memleketin en önemli bir şeyidir, bu parlamento… Mesela 12 Mart 1971’de Askerlerin öğle haberlerinde TRT’den okuttuğu “muhtıra” ile şapkasını alıp giden dönemin başbakanı Süleyman Demirel, “başarısını” açıklarken şöyle demişti:

-En azından parlamentonun açık kalmasını sağladık!

Açık parlamentodan gencecik üç fidan için darağaçları çıkartıldı oyçokluğuyla! Ellerini idam için havaya kaldıranların en başında da muhtıra yemiş Demirel yer alıyordu.

Oysa Türkiye’deki rejimin doğru adı öyle değil, böyleydi: Çok darbeli parlamenter demokratik sistem!

Askerler 10 yılda bir düzenli darbe yapıyorlar, parlamento olduğu yerde duruyordu. Bazen içi boş, bazen de dolu oluyordu. 12 Mart’ta seçilmişler kutsal çatının altındaydılar, 12 Eylül’de atanmışlar gelip oturdular. Ama her ikisinde de ortaya pek farklı sonuçlar çıkmıyordu.

Parlamento açık kalıyor, demokrasinin üzerine darbeler iniyordu. Çok darbeli az demokrasili bir halde yuvarlanıp gidiyorduk.

Ancak hem sağ hem de sol arasında görüş birliği oluyordu. Askerler sağcı iktidarları devirip, solcuların üzerinden silindirle geçiyorlardı. O yüzden her iki kesim açısından yapılan işin adı değişmiyordu:

-Askeri darbe!

12 Mart bu bakımdan “şahane” bir askeri darbe idi. Adalet Partisi’ni devirip Denizleri idam etmişti. Sonuç açıktı:

-Demokrasimiz çok darbeliydi.

İlave olarak da parlamenter bir sistem devamlı surette mevcuttu!..

Sonra işler karıştı… Refah Partisi’nin iktidara gelmesiyle birlikte askeri darbelerin tahlili de değişti. 27 Şubat post-modern darbesi “gericilere karşı” yapıldığından darbe sayılmazdı.

Ama uzun aradan sonra dönüp bakıldığında bu 27 Şubat’ın başka bir gelişmenin füze rampası olabileceği tespit edildi. Balans ayarcısı general, “rejimi tehdit eden” siyasi akımın, en büyük sermaye grubuna maaşlı danışman olunca durup yeniden bakmak, “ulan bu işte başka bir iş mi var?” diye sorular ortaya atmak kaçınılmaz oldu.

İşte bu yüzden diyoruz ki:

-Eski darbeler bir başkaydı!

Taraf, taraflı mı yayın yapıyor?

Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) üst üste kazandığı üçüncü seçim zaferinden sonra, eski destekçilerini kum torbası gibi görmeye başladı. Kendi rotasında yükselmek için, gereksiz ağırlıkları birer ikişer atıyor.

AK Parti’nin –doğru kısaltma bu şekildedir- üçüncü iktidar döneminde yakın geçmişle bütün köprüleri birer ikişer atarak yüksek hızla “Amok Koşucusu” formunda ilerliyor.

AK Parti’nin zor yıllarında onun işini kolaylaştıracak en cesur işleri Taraf gazetesi yaptı. Ordu’ya inen en büyük “Balyoz” Taraf’ın manşetinden kamuoyunun bilgisine ulaştı.

Taraf şu anda yaptıkları, yazdıklarıyla da hâlâ bu iktidarın en sağlam destekçisi… Ama iktidar partisinin siyasi kültürü bunu anlayacak incelikten yoksun!

En yakınında duran, yardımcı olan, iyiliğini isteyene karşı bu kadar hunharca davranmak söz konusu olunca Lütfullah Küçükaltan örneğini vermek kaçınılmaz hale gelir.

Lütfullah Küçükaltan’ın Taraf Başyazarı ve Genel Yayın Yönetmeni Ahmet Altan ile her hangi bir yakınlığı yoktur. Ahmet Altan onu tanımaz bile…

Lütfullah Küçükaltan 1960’lı yıllarda Beykoz Ortaokulu’nda müzik öğretmeni olarak görev yaptı. Lütfullah Hoca öğrencilerine harbiden nota öğretir, sınıfı ikiye bölerek çift ses yaptırırdı. Normal okulda konservatuar öğrencisi muamelesi yapardı haylaz Beykozlulara…

Yılsonuna doğru akordeonunu alır derslere öyle girerdi. Ve kendi ödülünü almak için ünlü Karadeniz türküsünün notalarına basarak, çift sesli bir korodan gür seslerin çıkmasını beklerdi:

-Dağlar gibi dalgaları/ Ben aşarım aşarım!/ Takamın içersinde saray gibi yaşarım!

Sınıf başarıyla çift ses olarak başlar, tek ses olarak bitirdi. Lütfullah Hoca böylesi durumlarda son derece sakin bir sesle “bak evladım” diyerek konuşmaya başlardı:

-Bana diyorsunuz ki, Hocam karnımız aç! Ben de size sofralar kuruyorum, etlilerden sütlülere, baklavalardan böreklere her şey var. Buyurun yiyin!

Bu cümlenin ardından öğrenciler için yazdığı metne geçerdi:

-Hayır, Hocam biz bunları yemeyiz!

-Peki siz ne yersiniz?

-Hocam biz saman yiyeceğiz!

-Yiyin, Allah kahretsin sizi!

Lütfullah Hoca akordeonunu kürsüye fırlatır, sinirlenerek sınıfı terk ederdi.

Beykozlu haylazlar yıllar sonra değerli müzik öğretmeni Lütfullah
Küçükaltan’ın ne yapmak istediğini anladılar:

-Cahillere iyilik yapmak kolay değildir!

Güneşin izinde bir ressam

Ahmet Güneştekin usta ressam “Ömer Uluç’un anısına” adadığı yeni sergisini “Kesişmeler-Dönüşümler” 8 Mart akşamı Santral İstanbul’da açtı. Ahmet’in tabloları alışılmış resim sergilerinin ötesine geçiyor. Anıtsal niteliğe ulaşıyor. Bu yargı resim sanatı üzerine söz sahibi olmuş eleştirmenlere ait…

Sergi hakkında son derece bilgilendirici bir konuşma yapan Yalçın Sadak “bu resimler” diyor:

-Bilinen hiçbir anlayışla ilişkilendirilemez!

Ahmet’in resimlerinde renkler bir bahar canlılığıyla tuvalden fışkırıyor izlenimi veriyor.

Son sergisinde resimle heykel iç içe geçiyor. Birçok eleştirmen Güneştekin’in tabloları karşısında tevazuu korunağına çekilip şöyle diyebiliyorlar:

-Ben bunları değerlendiremem!

Güneştekin’in Santral İstanbul’daki sergisi Mart ayı boyunca gezilebilecek.