KADIN NASIL BİREY OLUR?

2012 yılındayız. Yüksek teknolojinin, internetin, dijital devrimin çağı… Markaların, her yıl yenilenen cep telefonlarının, gardıroplara artık sığmayan giysi yığınlarının, LCD ekranların, sürekli daha iyiyi, daha yeniyi, daha güzeli arayışın çağı… Dünyanın birçok yerinde ve tabii en büyük 20. ekonomi olmakla övünen Türkiye’de de durum böyle. Bakın halklara, sadece zengine, orta sınıfa değil yoksula da… Görürsünüz o çabayı. Doğaldır da. Peki o zaman şunu soralım: Aynı doğrultuda gelişmesi beklenen kafalar ya ters yönde çalışıyorsa… Toplum bilgi ve algı kirliliği içinde kalmışsa. Karar vericiler dinlermiş gibi yapıp, hak verirmiş gibi davranıp kendi bildiklerini okur, kendi yasalarını kendileri oluşturursa o zaman içinde bulunduğumuz çağı nasıl tanımlamalıyız?

Yarın 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar günü ya… Gelin nüfusumuzun yarısından yani kadından verelim örnekleri. Kadına karşı şiddet artık bu ülkenin en somut gerçeklerinden biri. Her yıl yüzlerce kadın en yakınlarındaki erkekler kocaları, sevgilileri tarafından öldürülüyor. Yurdun her yanında çocuk yaşta kızlar tecavüze uğruyor; kimileri babaları tarafından para karşılığı satılıyor; çocuk gelinlerin sayısı bir türlü azalamıyor. İktidarın alelacele 8 Mart’a yetiştirdiği kadına karşı şiddetin önlenmesi tasarısı yasalaştı. Ancak kadın örgütlerinin yürürlükteki yasanın adında aile geçememesi için verdikleri mücadele sonuçsuz kaldı ve yasanın adı, Ailenin Korunmasına Dair Kanun oldu. Anlayacağınız, iktidar “Şiddeti önleriz ama aile şart” diyor. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin’in bu konuda iyi niyetli olduğunu ve ne yazık ki AKP’nin zihniyetini aşmaya onun da gücünün yetersiz kaldığını düşünmek istiyorum. Gelelim yine acele ile yasalaştırılmaya çalışılan eğitimde 4+4+4 sistemine. Bilim insanları, üniversitelerin, STK’lerin uyarılarını dinlemek bir yana, konuşan azarlanıyor. Kız çocuklarının yeniden eve kapatılacağı, zaten devasa boyutta olan toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin tavan yapacağı bir döneme doğru ilerliyoruz. Sadece bunlar değil tabii, uluslararası verilerle kıyaslandığında istihdamda kadın oranının düşüklüğü, girişimci kadın sayısının azlığı, kadının eşit işe eşit ücret konusundaki mağduriyeti… İşte tüm bunlar, benim artık sürekli yanıtını aradığım “Türkiye’de kadın nasıl birey olur” sorusunda umutsuzluğumu kapkara bir bulut gibi daha da kaplıyor… Küçük ışık huzmelerinin peşinden koşuyorum, “Kadın nasıl birey olur” soruma küçük umut ışıkları arıyorum.

Nur Ger’in yarattığı çalışma modeli

İşte o küçük ışıklardan biri önceki gün bir sohbet toplantısında çıktı karşıma. Nur Ger’in kendi kurduğu 26 yıllık SUTEKS’te çalışma ortamı, kadın çalışanına verdiği değerde…

Nur Ger kadın konusunda en duyarlı iş kadınlarından biri olan, Kagider’in kurucularından ve halen TÜSİAD Kadın Erkek Eşitliği Çalışma Grubu Başkanı. Geçtiğimiz günlerde SUTEKS Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı’nın açtığı “Çalışma Hayatında Toplumsal Cinsiyet Eşitliğinin Geliştirilmesi” yarışmasında “Orta Ölçekli İşletme” kategorisinde birincilik ödülünü aldı.

Nur Ger’in anlattıkları ilginç: ‘Benim asıl sermayem insan, yani çalışanım. Evet kadın çalışana pozitif ayrımcılık yapıyorum ve bundan da gurur duyuyorum’ diyor. Sadece ihracat odaklı tekstil üretimi yapan şirket 1999’dan beri vergi öncesi kârının yüzde 10’unu çalışanları ile paylaşıyor. 50 personeli var ve çoğu kadın. Hamile kalan, çocuk doğuran çalışana serbest zamanlı çalışma hakkı tanıyor. Sürekli eğitimler ile destekliyor. Tüm çalışanlarının muhasebedekileri dahil bir kez yurtdışına, iş yaptıkları ülkelere gönderdiğini anlatıyor. Tabii bunları yaparken devlete olan yükümlülüklerini, vergi borcunu vs. bir gün dahi geciktirmemiş. Öyle güzel bir model yaratmış ki, çalışanda sahiplenmiş şirketi. Kazan-kazan modeli yani. Herkes mutlu. Gelirleri diğer şirketlerin hayli üzerinde. Birkaç kadın gazeteci birlikte dinledik Nur Ger’i. Demek ki istenirse yapılabilirmiş, rekabetin ve sömürünün en haşin olduğu tekstil sektöründe bile böyle bir tabloyu yaratabilmek mümkün. Eğer istenirse tabii…