NEVRUZ POLİTİK BİR GÜNDÜR!

Türkiye siyasi iklim olarak çok hızlı biçimde 1990’la doğru geriliyor. Hem geriye doğru gidiyor, hem de siyasi olarak gerginleştikçe gerginleşiyor.

Bu olumsuzluğun “aslan payı” elbette AK Parti Hükümeti’ne aittir.

Yıllardan beri AK Parti’nin uygulamalarını destekleyen iş dünyasından medyaya, akademik camiadan reformcu entelektüellere kadar geniş bir yelpaze gelinen noktada “bir dakika” diyorlar:

-Yanlış yollara giriyorsunuz, bunların pek çoğu eski yönetimlerin tosladığı çıkmaz sokaklardır!

İktidar açısından çıkmaz sokakların başında “Kürt Sorunu” geliyor. AK Parti döndü dolaştı, en sonunda eski devletin temel doğrusuna kendini kilitledi:

-Kürt sorunu güvenlik sorunudur!

Devletin güvenlikçileri AK Parti’de de bir “zihniyet devrimi” yapmayı başardılar.

18 Mart Pazar günü İstanbul’da ve Diyarbakır’da yaşanan “Nevruz Gerginliği”nin bütün günahı, yukarıdaki eski-paslı yönetim politikalarına dört elle sarılan AK Parti’ye yazılmıştır.

Anayasa’da var olan “önceden izin almaksızın, herkesin toplantı ve gösteri hakkı vardır” maddesi delik deşik edilmiştir. Oysa AK Parti iktidarıyla birlikte artık bir gerilim kaynağı olmaktan çıkmış olan Nevruz Kutlamaları kitleleri yeniden savaş alanlarına doğru çekmiştir.

Artık gün gibi açık olan bir şey var: Bu tür gösterilerde Güvenlik kuvvetleri müdahale etmeyince olay çıkmıyor!

Bir başka gerçek ise Nevruz’un sadece kültürel bir etkinlik değil politik bir eylem günü olmasıdır!

Nevruz’u politik eylem, Kürtlerin başkaldırı günü haline getiren de Türkiye Cumhuriyeti’nin halka karşı uyguladığı şiddet politikalarıdır!

Dünyada 3000 yıldan bu yana Mezopotamya ve Orta Asya Hakları tarafından kutlanan baharı karşılama günü, eğer Kürtlere haram edilmeseydi böylesine politik bir kimliğe bürünmezdi.

Hatırlayalım eski jandarma ve kara kuvvetleri komutanı Aytaç Yalman, Fikret Bila’ya söylediklerini:

-Öyle yetiştirilmişiz ki, kültürel hareketleri bile silahlı ayaklanma olarak kabul ettik!

Yalman Paşa bu diplomatik özeleştirisinde doğrudan Güneydoğu Anadolu’da 1990’lardan itibaren kitlesel olarak kutlanmaya başlayan Nevruz Bayramlarını anlatıyordu.

Aradan yirmi kusur yıl geçti. Askerler geri çekildiler. Yerlerine din referanslı sivil bir iktidar geldi. Üstelik kendileri de “hafifletilmiş mağduriyetler” yaşamışlardı. Hangi “türban zulmü” Nevruz’da kurşunlanıp ölmeye denk düşer acaba?

Nevruz sadece Kürtlerin değil de kutladığı bir bayramdır. Kabul! Ama Türkiye’de Kürtler “Nevruz” diyene kadar biz Türkler Fenerbahçeli ünlü futbolcu Nevruz’dan başka bir Nevruz biliyor muyduk?

Güneydoğu’da her Nevruz kitlelerin üzerine, panzer, tazyikli su, ses ve sis bombaları, cop, kurşun, gözaltı, tutuklama, demir parmaklık, kör karanlık, faili meçhullerle gidip de Kürtleri Nevruz’dan caydıramayınca bu sefer büyük bir pişkinlikle Antalya’nın lüks otellerinde Orta Asya’nın Türk kökenli diktatörleriyle demir dövme şovları yapıp ilan ettik:

-Nevruz asıl Türk dünyasının bir bayramıdır!

Ne yaparsak yapalım, Kürtlerin Türkiye’ye öğrettiği gerçek değişmez:

-Nevruz politik bir gündür!

16 Mart’ta neler oldu, neler…

Geçen hafta “16 Mart 1978 Katliamı”nın yıl dönümüydü. İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin üzerine Türkiye Cumhuriyeti devletinin Emniyet birimleri ve cahil ülkücü gençlerin işbirliğiyle 7 öğrenci öldürüldü, 41 öğrenci de yaralandı.

O gün sadece İstanbul Üniversitesi öğrencileri katledilmedi…

Bakın 16 Mart’larda neler olmuş, neler…

1968’in 16 Mart’ında Amerikan Deniz Piyadeleri Vietnam’da My Lai Katliamını yapmışlar.

1988’in 16 Mart’ında bu sefer Saddam Halepçe’de Kürtleri gaz bombalarıyla katletti.

16 Mart 1971’de Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan Gemerek’te yakalandılar.

16 Mart 1972’de Deniz, Yusuf ve Hüseyin için verilen idam kararı Senato’da onaylandı.

Bazı 16 Mart’larda ise iyi şeyler de olmuş…
16 Mart 1909’da Ermeni Sinema sanatçımız Nubar Terziyan dünyaya geliyor.

16 Mart 1915 ise Haldun Taner ustamızın doğum günü.

16 Mart 1940’ta İtalyan yönetmen Bernardo Bertulucci dünyaya geliyor.

Demek ki, 16 Mart sadece bir takvim yaprağı değilmiş!

Özgür Suriye nereye düşer?

Ne olduğu tam olarak çözümlemeyen “Arap Baharı” adlı emperyalist-demokrasi dalgası bir türlü Suriye’de istenilen yönetim değişikliğini sağlayamadı. Beşar Esad direniyor. İsyan ve bastırma birlikte gelişiyor. Yeni adı “Uluslararası Toplum” olan Amerikan emperyalizmi Türkiye’yi ateş hattına doğru sürüyor.

AK Parti’ye sağlanan bunca desteğin bazı karşılıkları olacaktı tabii… Türkiye’yi neler beklediği ise bilinmez değil. Türk Silahlı Kuvvetleri’ne mensup askerler Suriye’ye geçip, sıcak çatışmanın içine girecekler. Bu da anında bir “milli mesele” haline getirilip paketlenecek, toplumun ilgisine takdim edilecek. Bu işgalci operasyona karşı çıkanlar da hazır damgayı yiyecekler: Vatan hainleri!

Sabah Gazetesinden Tuluhan Tekelioğlu ve İbrahim Altay foto muhabirini Erkan Sevenler ile birlikte Hatay’daki Suriyeli sığınmacı kamplarına girdiler geçen hafta…

Sabah’ın Pazar ekinde yayınlanan röportajda şu satırlar dikkat çekiyor:
“Ortadan bir nehir akıyor. Adı: Asi… Nehrin öteki yakası Suriye… Şehirler, köyler yakılıyor, insanlar kurşunlanıyor. Hem de o ülkenin devleti tarafından!…”

Suriye’den buraya bakınca acaba farklı mı görünüyoruz?

Bir başka gazeteci de şöyle yazamaz mı?

“Nehrin öte tarafı Türkiye… İnsanlar Nevruz Bayramı’nı kutlamak istiyorlar, 3000 yıllık bayrama izin verilmiyor. Katılanların üzerine gaz bombaları atılıyor. Hem de kendi polisi tarafından…”

Türkiye’ye sığınan güneyli komşularımız “Özgür Suriye İstiyoruz” diyorlar.

Ama minik bir sorun var:

-Biz de hiç özgürlük kalmadı da!