UTANIYORUM ÇÜNKÜ…

Bir süredir hayli yoğun yaşadığım bir duygu bu. Evet, utanç duyuyorum. Bu ülkede olan biten her gelişme bu duygumun üzerine yeni utanç ve öfke korları yerleştiriyor. Bu ülkenin bir bireyi olmaktan utanıyorum. Toplumun bilinçli olarak parçalanmasından, işkencelerinden, tecavüzlerinden, çocuk gelinlerinden, kadınlarına yönelik şiddetten, hapishanelerdeki gazetecilerinden, aydınlarından, ikiyüzlü politikalardan utanıyorum.

Utanıyorum çünkü:

-Sivas katliamı davası dün zamanaşımından düştü. 1993 yılında 35 insanın diri diri yakıldığı utanç davası uzatıla uzatıla sanıklar koruna koruna sonunda düştü. Sivas Madımak’ta yaşamını yitiren aydınlarımızdan Behçet Aysan’ın kızı Eren Aysan’ın 6 Aralık’taki (sondan bir önceki) duruşmadan bir gün önce Cumhuriyet gazetesinde çıkan yazısını kesip saklamıştım.

“Cemal Süreya’nın ‘Sizin hiç babanız öldü mü? Benim bir kere öldü, kör oldum’ dizesi, ‘Sizin hiç babanız yakıldı mı? Benim bir kere yakıldı, o günden bu yana ülkem kör oldu’ olarak zihnime çakıldı. Siz böyle bir körlüğün ne demek olduğunu bilir misiniz?” diye başladığı yazısını “Şimdi soracağım soruyu siz de hissedebiliyor musunuz? Biz bu ülkeye bütün bunları hak edecek ne yaptık?” diye sorarak bitiriyordu Eren.

Sevgili Eren; belki de asıl soru bu. Biz bu iktidarı getiren zemini hazırladık ne yazık ki!.. Nasıl mı? Sessiz kalarak. Sorunların takipçisi olmayı sadece canı yanan birkaç avuç insana bırakarak. Birleşerek güç olmak yerine, bölünerek…

Sonuç mu? Sivas katliamı davasında “zamanaşımı” kararı verilmesini “Milletimiz için, ülkemiz için hayırlı olsun” diye karşılayan bir Başbakan…
Utanıyorum çünkü;

-Gazetelerde, televizyonlarda, caddelerdeki billboard’larda yer alan devasa AVM’lerin, otellerin, konut inşaatlarının ilanlarına avuç dolusu paralar saçılırken; Başbakan bir açılış töreninden diğerine koşturup bir yandan da icraatlarını anlatırken İstanbul’un tam da göbeğinde bir inşaat şantiyesinde çalıştırılan ve dondurucu soğukta çadırda yatırılan işçilerden 11’i çadırda çıkan yangında can verdi. Taşeron olarak çalışıyorlardı. İş sağlığı ve güvenliği yasası 8 yıldan beri Meclis’te beklerken ve Başbakan vergi yolsuzluğu ile gündeme gelen müteahhitlik firmalarına başarı ödülleri dağıtırken; o işçilerin yaşam hakları ayaz bir gecede şantiyenin bir kenarına kondurulan bir kıvılcımlık ömrü olan bir çadırda ellerinden alınabiliyordu.

Tıpkı Adana Kozan’da baraj kapağının patlaması sonucu 10 işçinin sulara kapılarak ölmesi gibi… Tıpkı kömür madenlerinde göçük altında kalanlar gibi…

Dünyanın 10. büyük ekonomisi olmaya soyunan Türkiye’nin, iş cinayetleri konusundaki duyarsızlığından utanıyorum. Çağdaş Hukukçular Derneği İstanbul Şubesi’nin dikkat çektiği gibi Davutpaşa, OSTİM patlamaları hâlâ hafızalarda. Kölelik koşullarının yaşandığı tersaneler bu ülkenin kanayan yarası. Bursa’da kilit altında çalıştırıldıkları için yangından kaçamayıp ölen kadın işçiler, selde boğulan Pameks işçileri, her yaz yollarda telef edilen mevsimlik işçiler, hepsi bir arada düşünüldüğünde ortaya çıkan tablo açık bir kan denizi. Ne yazık ki bu ölümlerin sorumlularının burunları dahi kanamıyor.

Utanıyorum çünkü:

-TBMM alt komisyonunda hile ve zorbalıkla kabul edilen, 8 yıllık kesintisiz eğitimi sona erdirecek olan yasa tasarısı çocuklarımız ve geleceğimize ilişkin yaşamsal bir kavgaya dönüştü. Bilim insanlarının eğitimcilerin uyarıları hiçe sayılarak bu ülkenin eğitim sistemi yeniden oluşturulmaya çalışılıyor. Bilgi toplumunun önündeki engeller, eğitimde kalitenin nasıl arttırılacağı sorunlarının masaya yatırılması gerekirken Türkiye’nin eğitim politikası 28 Şubat’ın siyasi rövanşına, imam hatiplere, dindar nesil yetiştirmeye dönüştürülüyor.

Daha sayacak onlarca konu var ki… Bir oyun oynanıyor. Üstelik demokratikleşme adı altında gerçekleşiyor hepsi. Biz ne yaparsak yapalım, ne yazarsak yazalım oyunun seyrini değiştiremiyoruz. Ve ben böyle bir oyunda seyirci olmaktan utanıyorum…