ŞEHİT OL HAYATINI YAŞA!

Hükümet geleceğe yönelik nasıl bir Türkiye istediğini son “hizmet atağıyla” ortaya koydu. Sürekli çatışma ortamı hep var olacak. AKP öncesi dönemde de bu durumun başka bir adı vardı: Düşük yoğunluklu savaş!

Kiminle savaşıyorsun?

Üzerlerinde Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı kimliği taşıyan insanlarla!

Tabii bunların tamamına yakınının da Kürt olması, devletin kuruluşundan beri o insanlara nasıl baktığının aleni bir göstergesidir.

Yeni hizmet atağıyla, “şehitlik” adeta bir sosyal güvenlik şemsiyesi haline geliyor.

Hayatını bu kirli savaşta kaybetmiş zavallı insanların, yaralarının maddi imkanlarla sarılacak olmasına kimsenin bir diyeceği olamaz. Ancak bu yardımın bağıra çağıra davullu zurnalı, gürültülü patırtılı biçimde ilan edilmesi asıl korkutucu olan…

Savaş tam-tamları çalınıyor yeniden, Türkiye’nin geleceği için…

Şehitlerin olmayacağı bir Türkiye hayalini kurmak bile insanlara haram ediliyor.

Ne yapacaklarmış bu şehit ailelerine?

Şehit aileleri, şehir içi toplu taşıma araçlarına otobüslere, metrobüslere, vapurlara, bedava binecekler!

Ne büyük bir avantaj değil mi?

İnsanlar oturup diyecekler ki:

-Ah benim oğlum bir şehit olsa da belediye otobüslerine şöyle bedava binip mezarlığa gidip dönsem her gün! Oğlum Allah senden razı olsun, mezarına her gün para ödemeden gelip dönebiliyorum!

Sonra şehit ailesinden iki kişiye istihdam sağlanacakmış… İki kişiyi işe almak için bir kişiyi mezara sokacak bir sistemden söz ediliyor. Bunu da utanıp sıkılmadan yapıyorlar.

Bu kadar adaletsiz, insanlıktan uzak, basit ahlakla irtibatını koparmış bir sosyal güvenlik şemsiyesi olabilir mi?

Hem bu hizmeti alanları hem de verenleri ilerde mağdur edecek düzenleme ancak akıl tutulmasıyla açıklanabilir.

Daha az uğraşarak çok daha büyük bir hizmet verilebilir:

-Savaş bitirilebilir!

Bir devlet kendi halklarından bir bölümüne hayatı zehretmekten vazgeçebilir. Barışı getirebilir. Kendi insanlarını öldürmekten cayar, kendi dağlarını bombalamayı bırakır. Ülkeye bahar gelebilir.

Hükümet bunları bir kenara bırakıyor, ilerde kendisinin bile utanarak hatırlayacağı hizmetleri sunuyor:

-Şehit ol hayatını yaşa!

Nevruz’da yakıp yıkmak

Türkiye’de öylesine bir beyin çarpılması yaşanıyor ki, önümüzde olup bitenleri bile okumakta zorlanıyoruz.

Elbette gazetelerin, televizyonların iktidarla yarış halinde olmalarının payı çok büyük…

-Ahmet Türk yüzüne yumruk yediğini iddia ediyor!

Böyle veriyorlar haberi, Ahmet Türk’ün mosmor olmuş gözüne bakarak ve hiç utanmadan…

-Ahmet Türk Nevruz gösterilerinde rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı!

Gazetecilik adına utanç verici bütün bunlar.

Milletvekillerinin bulunduğu otobüsün içine gaz bombası atılıyor devletin güvenlik kuvvetleri tarafından… Sonra gazdan etkilenip aşağı inen milletvekillini resmi giysili polis yumrukluyor.

Hükümet büyük bir pişkinlik içinde “izinsiz gösteri efendim” diyebiliyor, medya da utanmadan başlıklar atıyor:

-Yaktılar yıktılar!

Demokratik susturma hakkı

Başbakan Tayyip Erdoğan Kore’ye gitmeden önce Atatürk Hava Limanında basın toplantısı yapıyor. Gazetecilerin sorularını yanıtlarken, bir anda alt beyin üste çıkıveriyor.

Konu milli eğitimde yapılacak olan 4+4+4 değişikliği…

Başbakan yasal prosedürü anlatıyor… Erdoğan çok içten olduğundan hiç “politika” yapmıyor. Böyle yapsa mesela şöyle diyebilir:

-Yasa Meclis Genel Kuruluna gelecek. Çıkın konuşun, milletvekillerini ikna edin, sizin istediğiniz yönde çıksın yasa. Kimsenin iradesine ipotek koymuyoruz. Zaten kapalı oylama yapılacak…

Ama öyle demiyor. Doğrudan kafasındakileri anlatıyor, büyük bir samimiyetle:

-Yasa Meclis’e gelecek, Milli İrade sayıları belirlemiş, buna da razı olacaksınız!

AKP milletvekillerinin kendi başlarına karar verip oy kullanamayacağını gayet açık ve net biçimde söylüyor Başbakan…

Buna da demokrasi diyor. Oysa demokrasilerde çoğunluğun değil azınlığın sesinin ne kadar çıkabildiği önemlidir. Türkiye modeli demokrasilerde ise sadece iktidarın sesini duyabiliyoruz:

-Sus ulan!