MAHŞERİN DÖRT ATLISI

Yönetmen Ross Ashcroft’un belgeseli ‘Mahşerin Dört Atlısı’ (Four Horsemen), Amerikan Bağımsızlık Bildirgesi’ndeki “İnsanlar kötülükler katlanılabilir olduğu sürece çile çekmeyi alıştıkları yapıları düzeltmeye tercih eder” cümlesiyle başlıyor. Geçtiğimiz sene Oscar Ödülleri’nde en iyi belgesel ödülünü alan ‘İç İşler’ (Inside Job) günümüzde devletlerden daha fazla güce sahip olan finans sistemini detaylı bir şekilde anlatmaya ve sistemde neyin çarpık olduğu sorusunu yanıtlamaya çalışıyordu. ‘Mahşerin Dört Atlısı’ da benzer sorulara finans sisteminin çok detayına girmeden daha geniş bir perspektifte yanıt arayan ve çözümler sunmayı amaçlayan bir film. Kurgusunu Noam Chomsky gibi düşünürler, Joseph Stiglitz gibi akademisyenler ve devlet ve bankacılık sisteminin içinde bulunmuş yöneticilerle yapılan söyleşilere dayandıran belgesel, niyetini daha baştan belli ediyor. Amaç, komplo, suçlama ya da kötülük tellallığı değil, günümüzde hüküm süren iktisadi ve siyasi sistemi inceleyip önerilerde bulunmak. Filmin isminde geçen ‘dört atlı’ borca dayalı bir mali sistem, örgütlü şiddet, eşitsizlik ve yoksulluk. Bu sorunların üstesinden gelmek ve bir şeyleri değiştirmek için ilk olarak sorunların kaynağını anlamak gerekli. Anlamanın önemi, erkin sadece para ya da üretim mekanizmalarına sahip olanların değil, bilinç haritalarımızı ve süreçlerimizi etkileyenlerin elinde olduğu gerçeğinde yatıyor. Bir şeyi anlayabilmek için o şeyden azat olmalı.

Belgesel birkaç bölüm halinde yapılandırılmış ve ilk bölümün adı ‘İmparatorluklar’. Her imparatorluğun zafer, bereket ve bilgi dönemlerinden sonra mutlaka çöküşe uğrayacağı tezini savunan film, bu çöküş dönemlerinde ıslahat adı altında faaliyet gösteren örgütlerin ortaya çıktığına dikkat çekiyor ve çöküş döneminin emareleri olarak disiplinsiz ordu, servet teşhiri, eşitsizlik, paranın değer kaybetmesi ve cinsellik saplantısını gösteriyor. Bu emareler günümüzde dört yanımızı sarmış durumda ve belgesel bu durumdan 2. Dünya Savaşı sonrası ellerindeki bol kaynaklara ve yaratıcı fikirlere rağmen tüketim hırsı ve genç kalma sanrısına kapılarak olabilecek en kötü sistemi kuran nesli (Baby Boomers) sorumlu tutuyor. Ortada dev bir tezat var zira hepimiz çocuklarımızı seviyoruz ama onların hayatlarını mahvedebilecek eylemler sergiliyoruz. Bir yandan açlığa üzülürken bir yandan israfta bulunabiliyoruz. Dünyada herkesi besleyecek kadar kaynak var ama herkesin hırsını besleyebilecek kadar kaynak yok.

İkinci kısmın adı ‘Bankalar’ bir önceki bölümde altı çizilen bireysel açgözlülük olgusunun her şeyi açıklamadığını, sorunun daha sistemik bir sorun olduğunu savunuyor. Belgeselin en uzun kısmı olarak bankaların ifa ettiği yağmayı meşrulaştıran yasalar ile bu talanı kutsayan ahlaki kodlara odaklanıyor. Günümüzde dolandırıcılık kanunileştirilmiş durumda ve en büyük sorunlardan biri olarak 1971’de altın standardından çıkılarak fiat para sistemine geçilmesi gösteriliyor. Bu sistemde para fiziksel bir ticari eşya ile garanti altına alınmaz, paraya değerini veren şey insanların o para birimine duydukları güvendir. Bugün devlet nasıl para basma yetkisine sahipse bankalar da borç verme yoluyla para yaratma imkânına sahip. Dünya üzerinde ‘para’ dediğimiz olgunun yüzde 97’si borç taahhütlerinden ibaret. Bu sistemin kazananları bankaların yarattığı para kaynağına çabuk erişime sahip olanlar, yani büyük şirketler ve bankaların etrafında kümelenmiş zengin sınıflar. Piramidin dibindekiler ise kaybediyor zira yeni yaratılan para onlara gelene kadar değer kaybediyor, alım gücü düşüyor, tekrar borç almak için bankaya gidilmesi gerekiyor ve kendi kendini besleyen acımasız bir döngü oluşuyor. Varsıl ve yoksul arasındaki dengesizliğin katlanarak artmasının ve borç köleliğinin altında yatan temel sebeplerden biri bu. Para basılabilir ama refah basılamaz. Filmin bu bölümü aynı zamanda özelleştirme ve deregülasyon gibi kavramların dogma halini aldığı ve neoklasik iktisadi teorilerin kabul ettirildiği son 30 yılda bankaların devletleri nasıl rehin aldığına, zenginler için sosyalizm kavramının nasıl oluştuğuna, Goldman Sachs gibi finansal şirketlerin lobiciler aracılığıyla politikacıları satın alarak nasıl plütokrasi kurduğuna mercek tutuyor. Türkçe’ye ‘aşağıya sızma teorisi’ olarak çevrilebilecek ‘trickle down’ denen neoklasik fikre göre, zenginler gittikçe zenginleşirse bu zenginlik zamanla toplumun yoksul kesimlerine de yansıyacaktır. Özetle yemeği atlar yer, bokunu fareler karıştırır.
‘Terörizm’ isimli üçüncü bölüm “Politik dil, cinayetleri meşru kılmak amacı gözetilerek yaratılmıştır” şiarıyla başlıyor. Drone uçakları ile masum insanların öldürüldüğü, gençlerin öfkelerinin belki de bilinçli olarak kızdırılıp fikirlerin radikalleştirildiği bir ortamın kazananları elbette silah üreticileri ve söz konusu ülkelerdeki imar ihalelerini kazanan çok uluslu şirketler. Bir ‘terörist’ anasının karnından terörist olarak doğmaz, çiftliği barajın altında kaldığı, evinden kovulduğu için terörist olur. Ezenlerin terörist olarak isimlendirdiği kişi ezilenlerin özgürlük savaşçısıdır. Filmin bu bölümünde Chomsky’nin 11 Eylül 2001’de New York’a gerçekleştirilen saldırılar ile ilgili söyledikleri manidar: “Çok büyük bir terör saldırısıydı ancak şükretmek lazım zira daha beterini de yapabilirlerdi. Mesela Beyaz Saray’a saldırıp devlet başkanını öldürebilir, akabinde kendi isteklerine uygun bir diktatör yerleştirebilirlerdi. Tıpkı 11 Eylül 1973’te ABD’nin Şili’nin demokratik seçimlerle başa gelmiş başkanı Salvador Allende’yi öldürdüğü gibi”. ‘Kaynaklar’ isimli dördüncü bölüm ise insan yapımı kapital artarken doğal kapitalin yok olduğu bir dönemde kaynakları korumak ve materyal artışının perdeleyemediği sosyal hüsrana dur demek için toplumsal işbirliği kavramının altını çiziyor.

Belgeselin çeşitli önerilere yer verdiği son bölümünün ismi ise ‘İlerleme’. Mark Twain’in “Okulda öğrendiklerimin eğitimime engel olmasına izin vermedim” sözü bu bölümün özeti niteliğinde. Finans tiranları fonladıkları üniversiteler, medya kuruluşları ve düşünce örgütleri aracılığıyla beyin yıkıyor. Okullarda öğretilen neoklasik iktisadi kuramlar sayesinde dezenformasyon eğitim sisteminin dokusuna işliyor. Böyle bir durumda en önemli silah farkındalık. Bu farkındalık vurgusu sonrası, belgeselin önerileri üç başlıkta toplanabilir. Birincisi, fiat para sisteminin terk edilmesi ve politikacılar tarafından manipüle edilemeyecek bir doğal kaynak olan altını temel alan bir sisteme dönülmesi. İkincisi, vergi sisteminin üretim değil tüketime dayanması, insanların emekleriyle elde ettikleri ücretlerin vergilendirilmemesi, bunun yerine kimsenin üretmediği doğal kaynaklar ya da topraktan kazanılan rantlara vergi koyulması. Üçüncüsü, ücretli işçiliğin kölelikten farkı olmadığı gerçeğine bağlı olarak fabrikaların ve işyerlerinin orada çalışanlara ait olması. Örneğin Lincoln zamanında normal olan bu olgunun bugün uç bir fikir olarak görülmesi ise uzun bir tarihi süreç sonrası bu fikrin insanların kafalarından propaganda yoluyla silinmesine bağlanıyor.

Sıradan izleyicinin rahatlıkla anlayabileceği eli yüzü düzgün bir sistem eleştirisini barındıran belgeselin yönetmeni, sosyalist ya da Marksist bir filme imza atmadıklarının altını çizme gereği duymuş. Filmde görüşlerine başvurulan 23 uzmanın bir kısmı da kendini kapitalist olarak nitelendiriyor. Başka bir deyişle filmin sorduğu esas soru “Ne tür bir kapitalizm?” sorusu. Piyasa ekonomisinin yararlarının yadsınamayacağını işaret eden belgesel, önemli olan şeyin siyasetin piyasanın sınırlarını çizmesi olduğunu, nasıl geçmişte yasal bir faaliyet olan insan satmak bugün yasaksa, aynı şekilde bugün yasal olan bazı finansal faaliyetlerin sınırlanması gerektiğini savunuyor. Film şu konuda haklı: Bir şeyi anlamak için gerçekten de ondan azat olmak gerekli ve insanların kendilerini, olan biteni sorgulayıp gözlerini her an açık tutmaları sayesinde gerçeklerin ortaya çıkmasını perdeleyenlere karşı çıkmak mümkün. Ancak filmde geçen “devrimler felsefidir” sözü kapitalizm sınırları içerisinde kalan ve en fazla reformist olarak nitelendirilebilecek bir belgesel için inandırıcı değil. Şunu unutmamak gerekli ki kapitalizm başarısız olmadı. Tam tersine muktedirlerin güçsüzlerin sömürülmesine yönelik koyduğu kurallara uygun ve kusursuz bir şekilde tıkır tıkır işlemeye devam ediyor.

Amerikalı kapitalist ekonomistlerin sonunda beni karşılarına oturtup tek tek, tane tane içinde yaşadığım bu para canavarının yapısını açık ve dürüstçe anlatmış olmalarının memnuniyetini yaşıyorum. Tabi ki sadece ekonomistler değildi “Mahşerin dört atlısı”nın sıradan birisine bu karmaşık gözüken basit canavarın yapısını anlatmak için destek aldığı düşünürler. Chomsky’den Satish Kumar’a birçokları bankaların yoktan var ettikleri parayı nasıl yalnız ve mutsuz hayatlardan beslenerek şişirdiklerini anlatıyor filmde. Çok görünür değil mi? Evet bunu biliyoruz biz tükettikçe ve gri çirkin hayatlarımızı yaşamaya devam ettikçe daha fazla borç altına girip onları ödemek için köleleştikçe o cilalanıyor. Peki parayı bana borç verirken yoktan var eden, kendi yasalarını koyan ve benim sırtımdaki cekete kadar soyan bu sistemin sadece güçlü ve zengine yarayan bir makine olarak var olmaya devam etmesini sağlayan nedir? New York, Atina, Barselona’da ve krizin ele geçirdiği diğer her yerde biraz geç de olsa insanların artık yeter deyip sokaklara çıkmasına sebep olan nedir?

Gücü elinde tutanların; finans sektörü ve bankaların doğrudan üretim sistemlerini yani paranın kendisini kontrol ederek değil de bizim onu algılama biçimimizi kontrol ederek ilerlemesi. Yani gerçek ‘değer’ bir boşluğa dönüştükçe para hayatımızı kolaylaştıracak bir araçtan altında ezildiğimiz hayali borçlara dönüşüyor ve biz değer yargımızın yok edilişini sessizce izliyoruz. Bu borç monarşisinin, gezegenin kaynaklarını tüketerek, insan kaynaklarını sömürerek banka aristokratlarını var eden gizli bir imparatorluğu yaşatmasını demokrasi ve insan doğası diye adlandıracak kadar saf ve bilinçsiziz. Ne yazık ki sistem dünyamızın açlık ve açgözlülük ekseninde dönmesine sebep oluyor ve fakir fakirleştikçe zengin zenginleşiyor.

“Mahşerin dört atlısı” acı gerçeğin sistemdeki kilit noktalarını animasyonların ve belgesel görüntülerin desteğiyle açıkça önümüze koyuyor, çocuksu bir heyecanla izliyoruz. Peki anlayınca ne oluyor? Değişim için bazı önerileri var filmin. Vergilendirme kazanca değil doğal kaynak tüketimine yapılmalı, var olan borçlar silinmeli ve sıfırdan başlanmalı, para altın değerine geri dönmeli gibi. Fakat bu para politikalarının değişimini mümkün kılacak olan ancak psikolojik ve sosyal dönüşüm bence, kendi açgözlülüğümüzle yüzleşip tüketmeyi bırakmak için yaratıcı alternatifler kurmak. Borç almamak, kredi kartı kullanmamak, bankaları boykot etmek, bilgi paylaşımı ve örgütlenmeyle güç merkezlerini bozguna uğratmak. Her imparatorluk gibi bu modern banka imparatorluğunun sonunu getirmek mümkün, bu yozlaşmış sistemi var eden bizlersek onu değiştirecek olan da bizleriz.

Milen Nae