BİRGÜN BİR GAZETE ÇIKAR…

Gazetemiz BirGün 9. yaşına girdi. Arkasında büyük bir sermaye grubu olmadan, son derece kısıtlı mali olanaklarla, okuyucularına bayiler üzerinden ulaşan ve bununla da “basının özgür sesi” olmaya devam eden bir yayın organı için büyük bir başarıdır dokuz yıllık kesintisiz süreç…

Belki yapılıyordur bilmiyorum. Ama iletişim fakültesinde okuyan öğrenciler, akademik kariyerlerinin bir ayağında BirGün üzerine bir tez hazırlasalar değerli ve okunmak için aranan bir çalışma olabilir.

Medyanın böylesine siyaset ve sermaye ile kucak kucağa olduğu, her zaman iktidarın dümen suyunda yolunu, yörüngesini kaybettiği Türkiye’nin son 30 yılında BirGün gibi bir gazetenin yayın hayatını 10 yıla dayayabilmesi gazeteciliğin altın sayfaları arasında yer alacak bir başarıdır.

Gazeteciliğin “plaza dönemi” olarak kabul edilen 1990’lardan günümüze gazetelerin içleri boşaldıkça binalarının görkemi arttı. Basın saraylarından gazete niyetine patron dertlerine derman bildiriler çıktı piyasaya… Okurlar da bunları para verip aldılar. Çok kadirşinas bir gazete okuru var bu ülkenin…

BirGün yayın çizgisiyle olduğu gibi gazete binasıyla da aykırı duruş sergiledi. İki katlı mütevazı binada yayın hayatına devam ediyor. Mecidiyeköy’ün ortasında her yanı yüksek binalarla çevrili olan bu küçük binada dev bir gazete hazırlanıyor, her gün…

Bana “hangi gazetede yazıyorsun?” diye sorduklarında önce BirGün’ün özelliğini söylüyorum, sonra adını:

-Benim gazetemin haber haline getiremeyeceği hiçbir konu, alan, örgüt, kişi, etkili, yetkili, başkan, bakan, başbakanın yoktur! Adı da BirGün!

O yüzden kamuoyunu oluşturan kanaat önderlerinden, yabancı misyonlara, işçi sınıfından sanatçılara, kadınlardan öğrencilere, çocuklardan emeklilere kadar herkes renkli kağıt tomarları arasından onu arıyorlar:

-BirGün bir gazete çıkar ve her şeyi yazar!

Dolara bağlı özgürlük ordusu

Türkiye içerde demokrasinin önündeki bütün pürüzleri temizledi, artık çevre ülkelere “demokrasi ihracına” başladı. İlk müşterisi Güney komşusu Suriye!

Hafız Esat ve ardından iktidara gelen Beşar Esat’ın zulmü (!) altında inleyen Suriye halkını kurtarmak için Hatay’da paralı askerlerden oluşan bir “özgürlük ordusu” üslenmiş bulunuyor.

Bu “özgürlük ordusu” mensuplarına, “kardeş ne kadar özgürsün? diye sorulsa son derece kesin bir yanıt gelir:

-Cebimdeki dolar kadar!

Cumhuriyet’ten Mustafa K. Erdemol, Suriye’den kaçıp özgürlüğüne kavuşan mülteci kamplarına girmiş. Hatay’da 6 kamp bulunuyor. Beş katma siviller kalıyor. 6’ıncısında ise Suriyeli asker ve polisler… Yayladağ kampında Suriyeli üç gençle konuşuyor Erdemol… Gençler Suriye’den yine geldiklerini, biraz dinlenip tekrar sınırın öte tarafına döneceklerini söylüyor:

-Biz Özgür Suriye Ordusunun askerleriyiz, yasa dışı yollardan sınırı geçiyoruz. Geçen gün sizin askerler yakaladılar bizi, Kilis’te 10 gün tuttular sonra buraya getirip bıraktılar.

Yönetimler değişecek ama ülkeler ve halklar oldukları yerlerde kalacaklar, yüzyıllardır olduğu gibi… Türkiye “kardeş” Suriye’ye karşı uluslararası kumpasların içine girdiği için ilerde çok mahcup olacak, çok…

Askeri dönemlerin sivil günahları

AKP hapisteki gazeteciler ve halkın oyuyla sandıktan çıkmış olmalarına karşın tutukluluk halleri devam milletvekilleriyle, onu buna demokrasi dersi vermeye kalkınca, biraz yedek puana ihtiyaç hasıl oldu…

Oturup karar verdiler:

-Hadi biraz göstermelik demokrasi vanasını açalım!

Bu memlekette şimdiye kadar demokrasinin ırzına en fazla geçen kim?
Askerler!

İndirin tozlu raflardan darbe dosyalarını, çağırın şu fiyakalı eski komutanları millet bir süre oyalansın. Madem askeri darbelere karşısın, o zaman bizim yanımızda olmalısın.

Oysa eski darbe defterleri açılınca şimdi AKP’nin demokrasi hamlelerini büyük bir aşkla destekleyen onlarca sivilin yüz kızartıcı günahları da ortalığa saçılabilir.

Mesela 12 Eylül’den dört gün sonra büyük bir gazetede başyazar olarak göreve gelen usta gazetecinin yazıları ortada duruyor:

“Biz Milli Güvenlik Konseyi’nin Latin Amerika’daki askeri cuntalara benzemediğini Avrupa’ya anlatmaz zorundayız!”

Bir gazeteci kendini niye bu kadar gönüllü ve görevli hissetsin ki?

Ayrıca 12 Eylül’de 1 milyon 500 bin kişi fişlendi, 650 bin kişi gözaltına alındı, 500 kişi için idam kararı verildi, 50 kişi de idam edildi.

Latin Amerikalı Cuntacılardan nasıl bir farkı vardı, Türkiye’deki cuntanın? Sadece o sırada usta gazetecinin bulunduğu konum “balkon” bir vaziyet arz ediyordu.

İsteyen İstanbul’daki Atatürk Kitaplığına gider bakar, gazete koleksiyonları ortada duruyor. Daha basiti de var, Mine Söğüt’ün “Darbeli Kalemler” kitabını okuyabilir.

O zaman görülecektir ki:

Askeri dönemlerin sivil günahları çok fazladır!