HÜSEYİN’İN IŞIĞI, ASLANIN BAŞ’I

1980’li yılların sonuna doğru, Büyükada’da bir yaz gecesi girdi, hayatıma. Barış Derneği’nin görkemli “casting”inde yer alan ve beraatle sonuçlanan davanın, üç yıl tutuklu kalanları arasında örülen benzersiz dostlukta, vazgeçilmez olandı.

Büyükada’ya yatıya gitmemiştik. Bir dost evinde akşam yemeği yiyip, son vapurla dönecektik. Ama kaçırdık. Hatta ertesi sabahın ilk vapuruna da zor yetiştik. Gülmekten, çenelerim ağrıyordu. Gülmekten, ağlıyordum. Yürüyemiyordum, gülmekten.

Çünkü o gece, sabaha kadar Hüseyin Baş’ın hapisane anılarını, Hüseyin Baş’tan dinlemek ayrıcalığına eriştim.

Hani devlerin adı kısa, cücelerin uzun olur ya… Dostları, kısaca Hüs diye çağırırlardı, onu. Ama ben, belki engin bilgisine saygıdan, belki de aramızdaki yaş farkından, Hüseyin dedim de, Hüs diyemedim, pek.

***

Yıllar geçtikçe ardından yazdığım dostların sayısı çoğalıyor. Ve hep, sevgili İlhan Selçuk geliyor, aklıma. Cağaloğlu’nda, eski Cumhuriyet binasındaki odasına hal hatır sormak için girdiğim bir gün, başını daktilosundan kaldırmış ve gözlerindeki hüznü gördüğümü görünce: “Ne mutlu sana ki önündeki yaşam, ardındakinden uzun, daha…” demişti. “Bir gün gelecek, sen de yitirdiğin dostların için yazılar yazacaksın. Ve bu yazıların arası daraldıkça, zamanın daraldığını da anlayacaksın.”

İlhan Selçuk’un haklı çıkması için zamanın daralması bile gerekmedi. Memet Baydur’la başlayan bir yas dizininde, öyle genç yaşta, öyle çok dostumu yitirdim ki, kardeşim Ali Arif Ersen’in dediği gibi, öte yanda çok şenlikli bir kalabalık oluştu, onlara karışmak ürkütmüyor artık… Hele Hüseyin Baş da onlara katılınca, biz –henüz- kalanlardan daha çok eğlendiklerine eminim.

***

Hüseyin Baş’ın cüssesini en iyi tarif eden, Barış Davası’ndan can dostu Ali Sirmen’dir: Hüs’ün ‘girlfriend’ine sormuşlar ; “Yanınızdaki bey ‘boyfriend’iniz mi?” Kız, Hüseyin’e şöyle bir baktıktan sonra, “Hayır,” demiş. “Enfriend’im!”

Ama mizacını tarifin en kısa yolu, sanırım Aziz Nesin’in karşıtı, demektir. Şöyle ki: Aziz Nesin, sözle ifadesinde çok ciddi, yazılı ifadesinde müthiş bir güldürü ustasıydı. Hüseyin Baş ise tam tersi. Çok ciddi, bilgi ve birikim yüklü yazıların uzmanı, yaşadıklarını ve gördüklerini anlatırken de inanılmaz bir komedyendi.

Devlet, Barış Davası’nın sonunda üç yıl boşuna yatırdığı hapis tazminatı olarak 20 milyon (bugünün 20 TL’si) ödeyince, gidip kendisine pompalı bir tüfek almıştı. Tabii ki kullanmadı.

Bafra’da bir aile konağı vardı. Orada da oturmadı. Ama terketmeye de gönlü el vermiyor, bekçi tutuyor, arada görmeye gidiyordu. Konağın upuzun bahçe kapısına, babasının yıkık bir Frek Kilisesi’nden getirip koyduğu iki aslan heykeline pek düşkündü. Bafra’lı bir dişçi arkadaşını yanına alıp konağı ziyarete gittiği bir gün ne görsün? Taş aslanların kükrer gibi açık ağızlarına birer ampul takılmış, yanıp sönüyor, yanıp sönüyor… Meğer aslanların dişleri kırılmış. Bekçi de boş ağızlara ampul takmış, geceleri hırsızlar ıssız sanmasın diye, konağı ışıklandırıyor. Tüyleri diken diken, ampulleri sökmesini isteyen Hüseyin’e de “Ağam, dişsiz aslan olur mu?” diye direniyor. Olurdu olmazdı tartışmasına, Bafra’lı dişçi arkadaş, “Ben protez yapayım,” diye karışmaz mı? Hüseyin Baş, “Dokunmayın o aslanlara!” diye bir kükrüyor, bekçiyle dişçi taş heykeller dile geldi sanıp siniyorlar…

***

Ne gariptir ki, ölümünden kısa süre önce telefon etti. Bir yazımı beğenmiş, kutlamak istemişti. Çok sevindim, çok özlediğimi söyledim. “Bir öksürük var, geçmiyor,” dedi. Telefonu kapattıktan sonra kafama takıldı. Bu kez, ben aradım. Ona deniz kadayıfıyla yapılan bir öksürük şurubu tarifi verdim. Uslu uslu dinledi. Sonra bir fıkra anlattı, attığım kahkaha hoşuna gitti, “Yazarsın, bunu…” dedi. Söz verdim.

Sözümü tutamadan, gitti. Ama ona dair anlatacağım daha o kadar çok öykü var ki… Daniel’in anıları da cabası. Hüseyin Baş’ı çok özleyeceğiz.

Yürekli bir aydın, yiğit bir hümanist, yumuşacık bir aslandı, o. Yaydığı ışık, beşiği olsun.

“Hüzün olmayan bir dünyada, bülbüller geğirirdi.”

EMİL MİCHEL CİORAN

«G» NOKTASI

Geçen cumartesi, akşam haberleri. Habertürk ekranlarında, pembiş maviş bir sarışın, Suna Vidinli. Amerikan Türkçesiyle, Obaaama, diyor, ama Azra’nın ikinci “a”sını kısaltıp, zanlıların “lı”sını düzepüz yutuyor.

Romanlarımda Türkiye’nin yok olacağını öngörmüştüm, ama Türkçe’nin Türkiye henüz varken batırıldığını tahmin edemedim, diye düşünürken ben… Amerika’daki bir Kızılderili kabilesine ait görsel haber giriyor, araya. Üstüne konuşan başka bir kızcağız, hüzünlü sesiyle makus talihini anlattığı Amerikan Kızılderilileri için “artık rezervasyonda* yaşıyorlar,” müjdesini veriyor!

Habertürk haber merkezine önerim, bundan böyle Kızılderili haberi yaparken, altına LCV numarası koymaları…

*Hatun, “rezerv” demek istiyor da, olmuyor.