TÜRK SİNEMASINDAN YENİ HAMLELER…

31.İstanbul Film Festivali Türk sineması açısından umut vericiydi. Bu iyi haberleri neredeyse iki yıldır bekliyorduk. Sevindik. Türk sineması, olgunluk çağına doğru sağlam adımlarla, farklı açılımlarla ilerlediğini gözlemledik. Zeki Demirkubuz gibi usta yönetmenlerin olgunluk dönemi yapıtlarının yoğun tadı yanında, genç sinemacıların düzeyli denemelerinde alabildiğine özgürlükçü bir soluk, bilinçli bir tavır, yenilikçi bir sinemasal yaklaşım var. İlk filmlerin o tedirgin heyecanı gerisinde donanımlı bir kararlılık seziliyor. 2000-2010 yılları arasında yaşanan yeniden doğuşun ardından gelen ‘dağınık patlama’, kısa bir durgunluk dönemi yaratmış, kuşkular doğurmuştu. Ancak, bu durgunluğun bir duraksama değil, yapıcı bir soluklanma devri olduğu bugün kanıtlanmış oluyor.

Tutarlı bir ödül listesi

31.İstanbul Film Festivali ulusal jürisini, bu saptamayı belirgin kılan özenli çalışmasından dolayı kutlamak gerekir. Ulusal yarışmanın en iyi iki filmi olan «Yeraltı» ile «Tepenin Ardı»nın ön sıraları alması, İstanbul’a gelen yabancı eleştirmen ve festival seçicilerinin ortak görüşleriyle de örtüşüyordu. Zeki Demirkubuz, sunduğu estetik bütünlüğün tartışılmazlığı ötesinde, en olgun, en tutarlı, en özenli filmini imzalamıştı. Emin Alper, incelikli senaryosunda irdelediği bir dizi güncel soruna, özellikle ‘yanıbaşımızdaki düşman’ sarmalına değinirken sergilediği özgünlüğü yalın ve etkin bir sinema diliyle birleştirince, daha ilk uzun filminde yüksek bir sinefil çizgi yakalamayı başarmış…

Topraklarından, ana dilinden ve kültüründen koparılmanın dramını işleyen, yakın tarihimizle yüzleşmeye davet eden filmlerin içinde, yine bir ilk film olan « İz-Rêç », kuşkusuz sinemasal çizgisi en tutarlı olanıydı. Toplumsal ve geleneksel maçist baskının, ya da geniş anlamda mahalle baskısının, Kürtçe ya da Türkçe farketmez, her dilde var olduğunu da incelikle anımsatan Tayfur Aydın, filminin çarpıcı son bölümünü, 30 yıldır hep karşımıza çıkan o karlı dağların kahredici beyazlığında çekmeseydi ne iyi olurdu ! Doğu Anadolu’daki yüksek tepelerin yeşerdiği dönemler de vardır elbette. Toplu kıyımların tanığı Ermeni kökenli Kürt anaya, örneğin sağnak yağmurlu bir bahar gününde gömülecek toprak aramak, daha da çarpıcı ve hüzünlü olmaz mıydı?

Unutulanlar ve unutulması gerekenler…

Reis Çelik’le Ümit Ünal’ın ödül listesinde yer bulamamalarına üzülürken, yarışmalı bölüme katılmasına ‘Sundance Festivali seçkisi’ olmasının dışında bir anlam veremediğimiz, Raşit Çelikezer’in ikinci uzun filmi « Can » konusunda, Avrupa’daki önemli bir festival için film seçmeye gelen bir arkadaş : « Sundance’ın başına sinemadan hiç anlamayan cahil bir genç adamı getirdiler de ondan ! » demesin mi ? Kışkırtıcı bir iyi niyetle, « diyalogların yavanlığı altyazılara pek yansımamış herhalde » diyebiliriz !
Kuşkusuz sert ve provokatif bir görüş dile getirdiğimin farkındayım. Belki de Yeşilçam kokularına tahammül edemiyor olmamdandır ; bu konudaki önyargılarım bağışlana… Yine de, 27 Nisan 2012 akşamı New York’ta, Lincoln Center’da başlayacak olan ve 29 filmden oluşan eklektik listesiyle Türk sinemasını A.B.D.’de ilk kez bu kadar geniş bir yelpaze içinde sunacak olan etkinliğin açılışında da « Can »ın gösterilecek olması, Lincoln Center Film Society’nin yöneticisi, 30 yıldır tanıdığım sinefil Richard Penanın sinema beğenisine olan güvenimi bile sarstı diyebilirim…

Cannes listeleri perşembe günü açıklanıyor.

Türk sinemasını yeniden yükselen çizgisinin, 19 Nisan Perşembe günü öğlen saatlerinde açıklanacak olan Cannes Festivali listelerine de yansıması bekleniyor. Reha Erdem ile Yeşim Ustaoğlu’nun, « Belirli Bir Bakış » (Un Certain Regard) bölümünde yer almaları sürpriz olmayacak. Altın Palmiye yarışına Nuri Bilge Ceylan’dan sonra katılacak yeni bir isim de, er ya da geç mutlaka gelecektir. Bu arada Zeki Demirkubuz’un, Cannes’dan gelen « filminizi bir kez daha ama temiz ve iyi bir kopyadan izleyerek karar vermek istiyoruz » çağrısını, galiba « Yeraltı »ndaki Muharrem karakterini anımsatacak türden bir tepkiyle karşılayuarak, olumlu yanıt vermemiş…
Yine de, yılın ikinci yarısındaki büyük festivallerden birinde « Yeraltı »nı bulacağımızdan kuşkum yok. Ayrıca, yeni filmlerini tamamlayan Erden Kıral, Derviş Zaim ile Pelin Esmer de, uluslararası düzeyde beklenen adlar arasında…

Cannes’da bu yıl bir kısa Türk filmi de yarışacak…

Ana listelerin açıklanmasından iki gün önce, Cannes’da kısa film dalında verilen Altın Palmiye ödülü seçkisi basına duyuruldu. Türk sineması bu dalda da varlık gösteriyor. Toplam 4500 başvuru arasından seçilen 10 film arasında Rezan Yeşilbaş’ın 14 dakikalık “Sessiz/Be deng” adlı filmi de yer alıyor. İstanbul’da izlediğimiz bir dizi filmde olduğu gibi yasaklı anadil sorununa eğilen bu film, 1984 yılında Diyarbakır’da tutuklu olan kocasını hapishanede ziyarete giden bir Kürt kadınının öyküsûnü işliyor. Marmara Üniversitesi sitesinde verilen bilgilere göre, 2008 yılında üniversitenin Sinema-TV Bölümü’nden mezun olan Rezan Yeşilbaş, kısa film çekmeye öğrenciyken başlıyor. CNN Türk televizyonunda belgesel film yapımında da çalışan Yeşilbaş’ın ”Hüküm” ve “Kadın Üçlemesi” filmleri, yurtiçi ve yurtdışında bir çok festivalde gösterilerek çeşitli ödüller kazanıyor. Rezan Yeşilbaş bazı sinema filmlerinde yapım sorumluluğu ve yönetmen yardımcılığı da yapıyor. Cannes’a seçilen “Sessiz/Be Deng”, üçlemenin ikinci filmi ve 2011′de çekilmiş. Üçlemenin üçüncü filminin senaryosunu da hazır bulundurduğunu belirten Rezan Yeşilbaş,2008 yılından beri yönetmen Zeki Demirkubuz’un asistanlığını da yapıyor…

Bu arada, son yıllarda Cannes’daki film pazarı kapsamında düzenlenen « Short Film Corner » programıyla, ana bölümdeki bu kısıtlı kısa film seçkisini birbirine karıştırmamak gerekiyor. « Kısa Film Köşesi » genç yönetmenlerin temel insani değerlere aykırı düşmeyen kısa filmlerini, sinemasal düzeyde herhangi bir elemeye tabi tutmadan sunarak tanıtmayı amaçlayan bağımsız bir girişim…

Cannes’da, Kısa Film Altın Palmiye’sine daha önce aday olan, ve aralarında Nuri Bilge Ceylan ile Ebru Ceylan’ın da bulundukları Türk yönetmenlerin listesi de oldukça kısa…