ÇOCUKLAR…

Bir 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı daha geride bıraktık… (Eyvah, acaba “ulusal egemenlik” sözü de artık sakıncalı mı? Bilmiyorum. Emin değilim… Belki şimdilik sakıncalı değil ama, yarın öbür gün sakıncalı olabilir… En iyisi ben ulusal ve egemenlik faslını bir yana bırakıp, çocuk üzerine yoğunlaşayım…)

Aklım fikrim çocuklardaydı, o gün… En çok da yüreğim…

***

Çoook yıllar önce yaşadığım bir anı:

Toprak bir yolun ortasında kıpırdamadan duran bir sıpa… Yolu tıkadı diye çevreden sıpaya eziyet ve işkence edenler, küfür edip bağıranlar… Yanımdaki küçük çocuğun hıçkırıklarına karışan ve beni hiç terk etmeyen şu sözleri: “Ben o sıpayı çok seviyorum. Daha da çok seveceğim. Çünkü o sıpayı kimse sevmezse, o ölür… Ölmesin diye ben o sıpayı seviyorum…”

İnsan, doğa, hayvan… Fark etmiyordu… Yaşatmak için, kine değil sevgiye gereksinim olduğunu çok küçük yaşta, 5 yaşında anlamıştı o çocuk…

***

Bir süre önce PEN Yönetim Kurulu olarak Ahmet Şık, Nedim Şener ve eşi Vecihe ile buluştuk. Onlardan dinledim:

Nedim’in 8 yaşındaki kızı Defne, babası hapisteyken resim defterine çizdiği hiçbir ev resmine kapı ya da pencere koymuyordu. Kapısız, penceresiz yüksek duvarlar çiziyordu… Babası hapisten çıktı, çizdiği evlere pencere, kapı ekledi….

Tanıdık tanımadık, herkes Defne’yi severken, onu rahatlatmak için, babasının ne iyi bir insan olduğunu, asla kötü bir şey yaptığına inanmadıklarını söylüyordu. Defne’nin tepkisi şöyleydi: “Babam beni o kadar çok seviyor ki, zaten onu benden ayıracak hiçbir kötülük yapmaz, yapamaz…”

***

İki hafta önce Pazar ekimizde Esra Açıkgöz’ün “onlar içeride tutsak, bizler dışarıda” röportajını okuduğumdan beri Mustafa Balbay’ın Tuncay Özkan’ın çocukları çıkmıyor aklımdan…

Yağmur Balbay 8, Deniz Balbay bebek, Nazlıcan Özkan 15 yaşındaydı babaları içeri alındığında. Aradan 4 yıl geçti…

Balbay kardeşler hâlâ sık sık babalarının eski programlarını izleyerek onun konuşmalarını dinleyerek ve görüş günlerini hiç ama hiç kaçırmamaya çalışarak özlem gideriyorlar.

Bugün 19 yaşında olan Nazlıcan ise, 18. yaşgününde babasını ziyarette, ona güzel görünmek için giydiği boncuklu elbisesinin nasıl aramaya takıldığını ve boncukların kesilip biçildiğini ve paramparça bir giysiyle babasının karşısına çıktığını hiç unutmayacak…

***

Son günlerde Soner Yalçın’ın “Samizdat – Hakikatlere Dayanacak Gücünüz Var mı?” kitabını okuyorum. Gün be gün dönen dolapları… Açık görüş gününde “hasret kuşu” oğlunu bekleyişini okuyorum:

“Yargı kararı beklensin, diyor ya Başbakan Erdoğan; yargı kararı beklenir, sevda beklemez, oğul hasreti hiç beklemez yargıyı.”

Ve görüş sonrasında: “60 dakika kendimi temize çektim; ne çok özlemişim; çocuk saflığını, oğul soluğunu, oğul kokusunu… Bir aydır boştu göğüskafesim; oğlumu orada büyüttüm ben…” deyişi… İçim yaralanıyor…

***

Şu birkaç satır, son günlerde bana dokunanlar, benim dokunmaya çalıştıklarım… Ya dokunamadıklarım, bilmediklerim, tanımadıklarım, duymadıklarım? Öyle çoklar ki…

İşte bu 23 Nisan sadece onları düşünüyorum.

***

Çocuklar, içerideki annelerin ve babaların göğüskafesinde büyümeye devam ederken, kimilerinin kinci bir gençlik yetiştirmeye kalkışması, gerçekten büyük talihsizlik…

***

Graham Green’in bir sözü var: “Çocukluk çağında, her zaman kapının açıldığı ve geleceği içeri aldığı bir an vardır…”

Kaç on yıldır, ülkemin birkaç kuşak çocuğu için, o an, hapisteki anne babalarla kucaklaşma anıdır…

Yeter artık!

Artık yeter!