SAHİ ERBAKAN’IN İPİNİ KİM ÇEKTİ?

Emir yüksek yerden, artık cadı avı başlayabilir. Mc Carthyciler, TSK’ya üniversiteye, basına iş çevrelerine saldırabilirler.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan geçen hafta sonunda Doha’da gazetecilerle yaptığı görüşmede 28 şubat ile ilgili olarak açık konuşmuş:

-İş gidebileceği yere kadar gitmeli!..

Ardından da eklemiş:

-İşin içine kimler karışmadı ki…İş dünyası, basın,sivil toplum, rektörler…Mesele sadece askerle bağlantılı değil. Bunlar ortaya çıksın!

Başbakan, cadı avı başlatılalı üç yılı geçmiş olan ülkede, bu sözlerinin nelere yol açacağının pek de ala farkında. Onun için yasak savma kabilinden uyarıyor da güya:

-İşi cadı avına çevirmek yanlıştır.

İşi cadı avına çevirmenin yanlışlığını söyledikten sonra, “ama” diyerek hangi çevreleri hedef gösterdiğini de sıralamaktan çekinmediğine göre, artık 28 şubat soruşturuluyor derken, neler olacağını kestirmek güç olmasa gerek.

Ergenekon ve Balyoz davalarında olanlar ve 28 şubat soruşturması başladığından bu yana, kendilerini gazeteci olarak nitelemekten bile hicap duyacağım “silahşorlar”ın çağrıları göz önünde bulundurulduğunda, nasıl bir cadı avı döneminin başlayacağını düşünerek tüylerim diken diken oluyor.

***

28 şubat sürecinin,” post- modern bir darbe” olduğunu yadsımayanlar, bunun soruşturmasının yapılmasının demokrasiye ters bir yanı olmadığını teslim ederler.

Ancak hem darbe gibi olup,hem de olmayan post modern darbelerin çaresi, post modern yargı değildir.

Bağımsız olmayan yargının adil olması mümkün değildir.

Adil olmayan yargının post modern darbeden bir farkı yoktur.

Üç yıldır Türkiye’de yargı alanında olanlar, tarihin ak sayfalarını oluşturmayacaktır, herhalde.

28 şubat sürecinin yargılamasının nasıl olacağı ise ayrı bir soru konusu.
MGKda konuşulmuş olan tavsiye kararları daha sonra, yürütme tarafından imzalanınca, orada öngörülen hususları yerine getirmek suç olmaktan çıkar, onları yerine getirmenin değil, getirmemenin yaptırımı olması gerekir.

Bu 28 şubatın yargılanamayacağı anlamına gelmez, ama bu tür konuların yargılanmasını ince bir iştir, hukuki çerçevesinin iyi çizilmesi gerekir.

Durum böyle iken, medya iş dünyası, rektörler vb. Nasıl kovuşturulacaklardır.?

Çemberin çapının büyütülmesi ve içine çeşitli çevrelerin katılmasıyla oluşturulacak cadı avı, 28 şubat post modern darbesinin doğurduğu sonuçların aynsını, hatta beterini doğuracaktır.

***

Hem çemberin çapını büyütmenin ölçüsü ne olacaktır?

Mağdurlarından Tansu Çiller de, Erbakan’a söylediği yalanın hesabnı verecek midir?

Hükümeti kurma görevini Çiller’e vermeyen, zamanın Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de,post- modern darbenin failleri arasında kabul edilecek midir?

Demirel, Anayasal yetkisini kullanmıştır,hukuken sorumlu tutulabilir mi?

Öte yandan, hukuken her şey yolunda olsa bile Demirel, 28 şubat post- modern darbenin içinde yer almış değil midir?

Olayın özü kimilerine göre şudur:

28 şubat ABD’nin Erbakan’ın ipini çekme kararının uygulanmasıdır.

Bu görüş kimi eski Refahcılar, ve bazı şimdiki AKPliler tarafından da dile getirilmektedir ki, hiç de yabana atılır türden değildir.

Eğer bu yoruma itibar ediyorsanız, o zaman Çevik Bir’in de, bu derin oyun içinde bir vesile olduğunu görür ve Erbakan’ın ipini, onu bir daha siyasete dönemeyecek şekilde çekenlere kadar çıkmak gerektiğini kabul edersiniz.

O zaman da şöyle bir soru ile karşılaşmanız kaçınılmaz olur:

-Gerçekten, ABD’nin desteğiyle Erbakan’ı siyaset sahnesinden silecek biçimde ipini çekip, yerine kurulanlar kimlerdir? Onlardan da hesap sorulması gerekmez mi?