TAPILACAK KADIN

Hayata veda eden Meral Okay’ın ardından yazılan yüzlerce makale, binlerce haber,izlenim,ortak anı, yol arkadaşlaşlığı, çalışma günlüğü ve daha bir dolu şey açık olarak gösterdi:

-Meral Okay herkesin kalbini kazanmış eşsiz bir insandır!

Bu kadar geniş bir yelpazede sahiplenilen, dost çemberinin çapı bu kadar geniş olan, Meral’i tanımış, onunla arkadaş olmuş, dostluk kurmuş, birlikte çalışmış, yanından geçmiş olan herkesin, çok sevdiği bir kişilik ancak bu dünyanın ötesinde olmasıyla açıklanabilir.

Meral biz azize gibiydi…

Kimse hakkında kötü bir şey söylememesi onun en çok öne çıkan özelliğiydi. O kadar ki, bedenini sinsi biçimde kemiren kanseri hakkında bile “kötü” konuşmaktan kaçındığını en yakınındakiler açıkladılar. Hastalık kaygısıyla yanına gelip halini soranları yatıştıracak şifalı cümlesi hazırdı:

-İyiyim merak etmeyin, geçecek!

İyi insanların yüceliği sessiz duruşlarıyla daha ihtişamlı gelir. Meral bunun son görkemli örneğini oluşturdu. Yaşarken de polemiklere girmek yerine işine yoğunlaşan Meral ölünce doğal olarak sonsuzluğa da öyle gitti.

Meral’in öldüğü andan itibaren “habercilik” diye yaygın medya magazinciliğine takla attıracak kadar alçak irtifadan yayın yapan bazı İslamcı(!) yayın organları Can Dündar gibi bir gazeteciyi bile çileden çıkarttılar. Her zaman olağanüstü titiz, kelimelerini özen seçen, hakaretten kaçınan Can bu sefer –belki de hayatında ilk kez- bu gürûha karşı isyan etti:

-Yuh olsun size! dedi.

Bu halleriyle günde beş vakit dile getirdikleri İslamiyete ait değerlerin hiç birinin kendilerini bağlamadıkları da ortaya koydular.

Meral sustu, konuşmadı.

Yapacağını önceden yapmış, elinde avucunda kalan ne kadar birikimi varsa hepsini Nesin Vakfı’nın İzmir’in Selçuk ilçesine bağlı Şirince’deki “Metamatik Köyü’ne bağışladı.

Bunu da sessizlik içinde yapmıştı, yakın arkadaşları da kamuoyuyla birlikte öğrendi.

Meral Okay efsanelerde yer alan, mitolojik öykülerde karşılığı olabilen, sadece iyilik yapmak üzere yeryüzüne inen bir tanrıçayı çağrıştırıyordu. Ona yönelik bu kadar sevgilinin başka anlamı olabilir mi? Yazının başlığı işte bu yüzden atıldı:

-Tapılacak kadın!

Tekbiiiiir, Çevik Biiir!

28 Şubat 1997’de yapılan Milli Güvenlik Kurulu Toplantısı’nda alınan kararlar Hükümet tarafından imzalanmamıştı. Bir süre direndikten sonra başta Başbakan Necmettin Erbakan olmak üzere bütün hükümet üyeleri tarafından imzalanarak yürürlüğü girmişti.

Bu tarihten yola çıkarak dönemin de adı konuldu:

28 Şubat Süreci!

Ne olduğu konusunda aydınlatıcı bilgiler yine askerlerden geldi: Post-modern Darbe!

O dönemde İslamcı parti, dernek, cemaatler ve vakıflara mensup gruplar kitle gösteriler en coşkulu anlarında ekip başı “Tekbiiiiir” diye haykırınca kabalalıklar yeri göğü inletirlerdi:

-Ya Allah/Bismillah/Allahu-ekber!

Karşısındakiler ise Genelkurmay İkinci Başkanı üzerinden yanıt verirlerdi, onlar “tekbiiiir” dedikçe beri taraftakiler de şöyle haykırırlardı:

-Çevik Biiiiir!

Tekbircilerle Çevik Bir’cilerin geç kalmış rövanşını en iyi dünkü Birgün anlatmıştı manşetinden:

-ÇEVİK:1, AKP: 2!

Özgür Gündem, Çağdaş Türkiye

Türkiye gazetelerini alıp okuduğunuzda ara akım medya, İslamcı medya, dinci medya, ulusalcı medyaya göre bir Türkiye var. Yangılanan gazeteciler, hapisteki generaller, ekonomik başarılardaki yüksek tempo, inşaat sektörünün gökdelensel tırmanışı, Dış ilişkiler, Çin seferi, Suriye’ye demokrasi ihraç etme gayreti…

Eh aşırı normal bir Türkiye burası değil mi?

Ama bir de Özgür Gündem’in gündemine aldığı bir Türkiye var ki, bu Türkiye’den bir iki istisna (Birgün, Evrensel) dışında medyanın ya hiç haberi yok, ya da görmek istemiyorlar.

Cezaevlerinde insanlar çok somut bir taleple açlık grevi yapıyorlar. 15 Şubat’ta başlayan direnişin çok makul bir talebi var:

-İmralı’da bulunan PKK Lideri Abdullah Öcalan’a uygulanan tecrit koşullarına son verilsin!

Bunun için insanlar (Kürtler) Doğa ve Güneydoğu illerinde barışçıl eylemler yapıyorlar. Yollara çıkıyorlar, oturma eylemleri yapıyorlar, bildiriler dağıtıyorlar, mitingler düzenliyorlar.

Kimsenin kılı kıpırdamıyor!

Oysa Kürt politik hareketinin “ses getirebilecek” başka enstrümanları da var.

Hâlâ barışçıl gösterilerde direniyor olmalarının hiç mi değeri yok?

Nâzım Hikmet tam da bu durum için yazmıştı “Kerem Gibi” şiirini:

“Yüreklerin kulakları sağır
Bağır bağır bağırıyorum.”

Kürtler bağırıyorlar, duyuyor musunuz?