HİSSETMEMEK SENİN O BEYAZ YALANIN

İnsanoğlu garip. Kendinizden uzaklaşmak ve yabancılaşmak için yapabileceğiniz en güzel şey seyahat belki de. Hele imkânınız varsa, biraz daha uzaklara gidebilirseniz, kendinize olan yabancılaşmayı daha da iyi görüyorsunuz. An’lıyorsunuz.

Başka iklimlerin, farklı kültürlerin, değişik coğrafyaların insan üzerinde yarattığı etkileri fark ediyorsunuz. Sesine, biçimine, rengine, davranışına nasıl yansıdığını gözlüyorsunuz. Hele bu insanlar dünyanın bambaşka köşelerinden gelip, aynı sokağa doluştularsa, seyir işte tam o zaman başlıyor.

Paris’i özel bir sebeple ayırmıştım kendime. Görmemiştim. Ancak tanıyordum sanki.

Daha lise yıllarında, karakalem çalışılacak bir resim yarışmasında konu, portremizi çizdikten sonra onun fonuna, olmak istediğimiz bir ülkenin iki tarihi eserini yerleştirmekti. O zaman bilgiye ulaşmak bugünkü kadar kolay değil. Kütüphanelere gidildi, ansiklopediler karıştırıldı. Notre Dame ve Versailles sarayına karar verdim ilk görüşte. Ödül aldığım bu yarışma sonrasında kâğıt üstünde desenlediğim eserlerin aslını yıllar sonrasında görmek, dokunmak tam bir şölendi.

Benim parmaklarımla sayabildiğim bu hatırayı, yüzyıllardır hiç bozmadan saklayan ve kültürlerini korumak adına gösterdikleri çaba ve özen ise takdire değer.

Bu arada, gitmeden önce ikinci kez Woody Allen’ın “Midnight in Paris”ini seyrettim. Sanırım anılarımı toparlarken bir özet daha yapmam gerekecek. Ben filmin başrol karakteri Gil kadar şanslı değildim. Ernest Hemingway, Pablo Picasso, F. Scott Fitzgerald, Salvador Dali ve T.S.Eliot ile yolum kesişmedi, azcık Jacques Brel’le söyleştik o kadar.

Bana önerilenlerin veya okuduklarımın aksine yollar yürüdüm. Çok tembellik yaptım. Bazen oturduğum masadan saatlerce kalkmadım. Sonunda ben de kendi Paris’imi buldum. Hepimiz aynı şehirde yaşarız, tat alırız ancak hepimizin şehri birbirinden farklıdır, öyle değil mi?

İki Almanın, sokak kavgasını bölmeye çalışan o zenci kadını sevdim mesela. Sanki arkasından koşturan varmış gibi yemeğini yiyen o Çinlinin üzerime döktüğü şaraba gülümsedim. Lüks tutkunu bir Türk kadınının, boş La Fayette torbasını nereye koyduğunu hatırlayamadığına üzüldüğünü anlatırken derin bir iç çektim. Disneyland’a götürdüğü için küçük kızına bağırmayı hak gören o babaya sus kalıp, o güzelim yavrucuğa maalesef sahip olduğu bu DNA için acıdım. (Rönesans döneminden kalmış melek siluetlerine benzeyen, dünya tatlısı iki küçük Fransız kardeşin avuçları arasına sakladıkları yüzlerini “cee” diye bulmalarına gözlerim doldu. Her dilde aynı mı oynanır bu güzelim saklambaç?

O kadar gürültü içindeyken, ben yine de sessiz bir Paris ayırdım kendime. Sessiz kaldım. Kendi sessizliğimi ve duyabildiğim bu seslerin çarpıştığı noktalarda ortaya çıkan enfes notaları keşfettim. İçimdeki müzik yine susmadı. Eski 45likler buldum. Sanırsınız piyango bana vurdu. Mireille Mathieu, Dalida, Patricia Kaas ve tabii ki Brel!

Her gün ayrı bir seremoniydi, sağımda Montmarte solumda St.Germain. "Ne me quitte pas" yi ne kadar dinlediğimi hatırlamıyorum.

Ben başka şehirlere vardığımda kendimden bir şeyler bırakırım. Biri bulup okur diye, okuyamazsa resimlerine bakar diye, bir diğeri dinler diye, anlayamasa da diline dolanır diye, bir başkası giyer, kullanır diye. Bir de ufak notlar düşerim oraya buraya. Sözüm uçar ama belki bi’ yerlerde yazım kalır diye.

Paylaşmak kadar güzel bir şey yok şu dünyada. Tutabildiğiniz bir el ve dilini bilmediğiniz o ülkede, ev sahibine kendi dilleriyle teşekkür etmek ve iyi akşamlar dilemek bile paylaşımların en güzeli.

Yıllar önce Paris’le olan kesişmemiz aslında o karakalem resimden ibaret değil. Ben de Brel’le konuştum Olympia’nın önünde biraz. Tam yirmi üç yıl önce kendisinden esinlendiğim bir şarkıyı paylaştım onunla. Kim bilir, kendisine çaktığım bu selamı bir gün daha fazla kişi duyar ve hep birlikte bir yerlerde söyleriz diye…

Yürüdüm yalnız sokaklarda
Yürüdüm sensizliğe çaresiz
İsterdim dönebilmek geriye
Sonucu hep aynı bitse de
Tekrar denerdim, yine isterdim

Seni görmek, rüyalarda kalamaz
Sesini duymak, anılarla saklanmaz
Hissetmemek senin o beyaz yalanın
Bil ki sana, o beyazı bile fısıldamadım