KOPENHAGEN

Biz kısaca Kopenhag diyoruz.

Danimarka’nın başkentine ilk kez on yıl önce, Nâzım Hikmet’in 100. doğum yılını kutlamak için düzenlenen toplantılara katılmak üzere gitmiştim.

On yıl sonra aynı kente ikinci kez gittiğinde insan ne hisseder?

Bir şiirimde söylemiştim bunu: O kentin de, kendinin de değiştiğini…

Gerçi bu, duygusal bağımız olan bir kent için doğrudur, ya da geçerlidir.

On yıl önce gördüğüm Kopenhag’dan bende pek bir izlenim kalmamıştı.

Fakat Kopenhag limanında, denizdeki bir kaya üzerinde, bronzdan dökülmüş “küçük deniz kızı” yontusunu unutmamışım…

Birlikte olduğumuz arkadaşlardan biri, kızın kafasının (herhalde bir sapık tarafından) koparılıp götürüldüğünü, daha sonra yenisinin yapıldığını söyledi.

Heykel Danimarka’nın dünyaca ünlü masalcısı Hans Christian Andersen’in
“Küçük Deniz Kızı” masalından esinlenerek yapılmış.

Bu masalı okuyup okumadığımı anımsamıyorum.

Fakat Oscar Wilde’nın kısa süre önce okuduğum, izlenimleri zihnimde çok canlı “Balıkçı ve Ruhu” masalı, Andersen’in masal kahramanıyla örtüştü…

Kafası Danimarka’da da sapığın bir tarafından koparılıp götürülmüş olsa da,
bizde böyle bir heykelin varlığına herhalde tahammül edilemezdi.

Kopenhag’ın işlek caddelerinden birinde de, çırılçıplak kadın ve erkekleri birlikte gösteren büyük bir heykel var.

Birkaç gün önceki gazetelerimizden birinde, bir öğretmenin, içeride (antik Yunan sanatı ürünü) çıplak insan heykelleri olduğu için, çocuklara bir müzeyi gezdirmediği yazıyordu.

Ahlâksızlık çıplaklıkta mı, çıplaklıktan korkuda mı, ne dersiniz?

***

Yukarıda yazdıklarım, Danimarka ve Türkiye’nin, uygarlık basamaklarının neresinde bulunduklarını gösteriyor.

Bir başka gösterge, eğitim konusuna bakışla ilgili.

Danimarka’da istisnasız her öğrenciye 1000 Euro aylık burs verildiğini duyduğumda, önce yanlış anladığımı düşündüm.

Meğer gerçekten öyleymiş.

Bizim çocuklarımızla o ülkenin çocuklarının herhangi bir konuda yarışma şansı olabilir mi?

Evet, bir tek konuda belki…

Bizim çocuklarımız bundan böyle daha dindar olacak…

***

Danimarka’nın nüfusu beş milyonun biraz üzerinde.

Bunun yaklaşık bir buçuk milyonu başkent Kopenhag’da yaşıyor.

İstatistiklere göre, bir kişiye birden fazla bisiklet düşüyormuş.

Kopenhag’ı tarif et deseler, bisikletliler ve mutlu çocuklar kenti derdim.

Bisikletli mutlu insanlar kenti de diyebiliriz.

Kaldığım otel, kentin merkezindeydi.

Sabaha karşı bülbül cıvıltılarıyla, ya da şiirin diliyle söylersek bülbülün şarkısıyla uyandığımda kulaklarıma inanamadım.

Bu şarkıyı en son, yine sabaha karşı,Toros’ların kıyısındaki bir küçük kasaba otelindeki odamda uyandığımda işitmiştim…

Şimdi uygar, zengin, gelişmiş bir Batı kentinin tam ortasındaki bir otelin, penceremin açıldığı avlusundan geliyordu.

Demek ki uygarlık, zenginlik, gelişmişlik, doğadan kopmayı gerektirmiyor…

Bunu bizim insanlarımıza nasıl anlatmalı?

***

Kopenhag’a bu kez, Uluslar arası Şiir Festivali’nin konuğu olarak gittim…

Bu festivallerin hepsinde olduğu gibi şairler şiirlerini kendi dillerinde okuduktan sonra, her şiirin ardından o ülkenin diline çevirisi okunuyor.

İyi söylenen Türkçenin bu dili hiç bilmeyenleri nasıl etkilediğini bu festivalde de gördüm ve mutlu oldum…

Fakat ülkeye dönüşte, dönüş sevincimi gölgeleyen keder duygusu bu kez her zamankinden daha çoktu…

Bu kederin, yaşanılası bir kenti geride bırakıyor olmaktan çok, gittikçe yaşanılmazlaşan bir kente ve ülkeye dönmekle ilgili olduğunu tahmin edersiniz…

Uygar dünyaya her yolculuk sonrasında, Türkiye’nin bu dünyadan git gide ne kadar uzaklaştığını daha acı ve acıtıcı biçimde görüyorsunuz.