SINIRLAR ÖTESİ SİNEMA…

İstanbul Film Festivali’ne Altın Lale adayı olarak katılan “Cut”(2011), sanat sinemasını şiddetle savunan içeriği yanında, kullandığı çarpıcı metaforlarla da belleklerimizde iz bırakan, sağlam bir yaratıcı sinema örneğiydi.

İran sinemasının önemli adlarından Amir Naderi’nin (1946, Abadan) Japonya’da, Japon oyuncularla çektiği “Cut”, Altın Lale’yi kazanamadı. Ancak, geçen hafta somutlaşan bir anlaşmayla, Türkiye’de gösterime girmesi kesinleşti. Festivalde yarışan birçok filmin yakalayamadığı bu şans, filmin Türk dağıtımcısıyla, çok geniş bir uluslararası yelpaze oluşturan yapımcıları arasındaki özverili dayanışma sayesinde gerçekleşmiş bulunuyor. Çünkü, “Cut”ın festival sırasında uyandırdığı ilginin ötesinde, önemli bir özelliği daha var : İmece usulü bir ortaklığa giderek filmi yaşama geçiren ve sayıları elliye yaklaşan “amatör” yapımcıları arasında birçok genç Türk sinemasever de bulunmakta ! Film yapımcılığı konusunda geleceğe farklı kapılar açan bu girişiminin, şimdilik altını çizelim; ayrıntılarına yazının devamında eğileceğiz.

Küresel sinemaya karşı olmak…

Sinemada küreselleşmenin içerdiği tehlikelere radikal bir senaryo eşliğinde, sert bir dille dikkati çeken “Cut”, sanat sinemasına ve yaratıcı özgürlüğüne önem veren herkese seslenen bir film. Geniş kitlelere hoş zaman geçirtmek için formatlanan, bu nedenle de, hangi kıtadan gelirse gelsin hepsi birbirine benzeyen ticari filmlere karşı militan bir tavırla savaş bayrağı açan Amir Naderi’nin kullandığı radikal simgeleri çarpıcı imgelerle besliyor olması, bazı izleyicileri kuşkusuz zorlayacaktır.

İstanbul Festivali’nde, belki de bu nedenle, Altın Lale ödülünü belirleyen Nuri Bilge Ceylan başkanlığındaki jürinin bazı üyelerine itici gelmiş olması, kapanış töreninde adının unutulmasına bir açıklama getirebilir.

“Cut”, istediği filmi, içeriğinden ve sinema dilinden taviz vermeden gerçekleştirmek isteyen genç bir Japon yönetmenin, yapımcı bulamayınca farkında olmadan Yakuzalara borçlanmasının öyküsü olarak özetlenebilir. Ve bu borcu kısa sürede ödemek zorunda kaldığında saplandığı çıkmaz, metaforik bir çerçeve içinde, tüm yalınlığı ve dehşetiyle beyazperdeye yansıyacaktır…

Amir Naderi’nin filmini daha fazla anlatmaya gerek yok. İzlemek ve üzerinde konuşmak gerekir. Bu konuda son sözü, filmi 18-29 Nisan tarihleri arasında düzenlenen Tribeca Festivali’nde izleyen sinema yazarı Ben Umstead’a bırakalım. “Cut”ı bir kez izlemenin yeterli olmadığını vurguladığı 26 Nisan tarihli yazısını şöyle noktalanıyor (1) : Bu film, üzerine yazı yazmak yerine, dinlemeyi bilen herkesle, arkadaşlarınızla, düşmanlarınızla, tanımadığınız kişilerle hararetle tartışmanız gereken bir film.”

Bitmemiş söyleşiler… Cut!

Ülkesini 25 yıl önce terkederek New York’a yerleşen Amir Naderi’nin, iki yıl boyunca Japonya’ya yerleşip hazırladığı bu filmin macerasını, çekimlerin tamamladığı günlerden bu yana yakından izleme olanağı buldum.

Amir Naderi’yle Ekim 2010’da Tokyo’da tanıştıktan birkaç gün sonra, uzun bir yemek boyunca konuştuk… Cut!

Söyleşilerimizi geçen eylül ayında, filmin ilk gösteriminin yapıldığı Venedik Festivali’nde sürdürdük… Cut!

Son olarak ta, 44 yıl sonra festival konuğu olarak ikinci kez ziyaret ettiği İstanbul’da sohbet ettik… Yeni Cut ’lara açık bir Cut daha!…

Konuşmalarımızın çarpıcı noktalarını, anlatı biçiminde özetliyorum.

Tokyo’dan İstanbul’a “Cut”…

Amir Naderi’yle ilk kez bir Tokyo caddesi üzerindeki yaya köprüsünde tanışıyoruz. Ekibiyle birlikte kameranın gerisine oturmuş, “Cut”ın son sahnelerinden birini çekiyor. Tutkulu, çılgın bir sinema ustasıyla karşı karşıyayım. Filmine odaklandığında, çevresine müthiş bir enerji saçtığını duymuştum ama yine de şaşırıyorum. Hem alabildiğine heyecanlı, hem de candan, sıcakkanlı bir insan var karşımda. Belki de genç Türk yapımcısıyla birlikte geldiğim ve Türk olduğum için daha içten bir yakınlık gösteriyor. Filmini ve sinemayla özdeşleşen sinema macerasını hemen anlatmaya başlıyor…

Amir Naderi, doğup büyüdüğü İran’da kendi kendini yetiştirmiş alaylı bir yönetmen olmasına rağmen, dünya sinema tarihi üzerine geniş ve köklü bir bilgi birikimine sahip. Yaklaşık 25 yıl önce New York’a yerleşmeye karar verdiği günlerde, ülkesi dışında pek tanınmazken, sanatıyla yabancı topraklarda kök salarak özgün bir yer edinmeyi başarmış bulunuyor. Hem bir daha ülkesine dönmemiş, hem de filmlerinin mollaların denetimindeki İran’da gösterilmesini kesinlikle istemiyor. Ne ele aldığı konularla, ne sinema diliyle, ne de politik nedenlerle “İranlı sinemacı” damgası vurulamayacak kadar özgün bir sanatçı O… Daha da önemlisi, bu konuya yaklaşımındaki etik boyut. Bugün özgür ve bağımsız sinemacı kimliğiyle kendisini örnek alan ve bazıları hâlâ İran hapishanelerinde tutuklu olan genç yönetmenleri düş kırıklığına uğratacak bir davranışta bulunmaktan özenle kaçındığını vurguluyor.

Yaratıcı özgürlüğünün peşinde…

İranı neden terkettiği sorusunu da ciddiyetle yanıtlıyor. 1979’da kurulan yeni rejimle politik düzlemde bir sürtüşmesi, ciddi bir sorunu yok. Zaten, sansürün kendisiyle pek ilgilendiği de söylenemez. O dönem, arkadaşı ve meslektaşı Abbas Kiarostami ile, çocuk filmleri üzerine çalışıyorlar… Tahran’dan uzak yaşayan Naderi’nin başı resmi çevrelerle pek dertte değil ama, yaratıcı özgürlüğünün giderek kısıtlandığını da çok iyi farkediyor. Bırakın sinema eğitimi almayı, ilkokula 10 yaşındayken başladığı için temel öğretimin ilk basamaklarında bile tökezlemiş olması, sinema konusundaki hırsını törpülememiş. Tam tersine, sinemanın insanlarla temas etmesi gerektiğinin, yani yaşamla ilintili bir meselesi olduğunun çok iyi farkında Naderi… Hedeflerine ulaşabilmesi için gerekli olan yaratıcı özgürlüğüne kendi ülkesinde sahip olamayacağını iyice anlayınca, sinemasını daha elverişli bir ortamda geliştirebileceği New York’a, 1980’lerin ikinci yarısında göç ediveriyor. Bazı filmlerinin dağıtımının, İran’dan ayrılma kararını almadan önce kısıtlandığı biliniyor gerçi ama, Amir Naderi, ülkeyi terketmesinin temelinde siyasi bir direniş ya da rejime karşı militanca bir tavır olmadığını vurguluyor. New York’a giderken aradığı, özgür bir çalışma ortamı bulabilmek… Önüne çıkan bin bir zorlukla boğuşarak buluyor da… İki örnekle yetinelim :New York’u konu alan “Manhattan by Numbers” (1993) ile Las Vegas’ta geçen ve Venedik Festivali’nden ödülle dönen “Vegas” (2008) gibi önemli filmleri, Naderi’nin kültürler ötesi sanatçı kimliğini kanıtlayan örnekler olarak önümüzde durmakta.

Bu kez dört dötlük bir Japon filmi…

Sanat sinemasına nefes aldırmayan ticari sinema anlayışına ve pazar hegemonyasına karşı savaş bayrağı açmak için neden bir “Japon filmi” yapmak istemesinin nedenleri de basit. Genelde Asya sinemalarını, özellikle de Japon sinemasını çok iyi tanıyan ve seven Amir Naderi için, yaratıcı genç yönetmenlerin boğazını sıkan bugünkü zorlukları, Ozu, Mizoguşi, Kurosowa gibi büyük ustalar yetiştirmiş büyük bir ülkenin güncel koşullarında irdelemek, çelişkileri daha da belirgin kılmak anlamına geliyor.

Üstelik, şiddetin değişik boyutlarını kolayca perdeye taşıyabileceği toplumsal ve kültürel bir zemin de sunmaktadır Japonya…

Türkiye’den Amerika’ya, Fransa’dan Japonya’ya dek onlarca genç yapımcı…

İlk gösterimi geçen güz Venedik Film Festivali’nin ‘Ufuklar’ (Orizzonti) bölümünün açılış gecesinde yapılan “Cut”, Tokyo’da, Japon oyuncularla ve Japonlardan oluşan bir ekiple çekilmiş olmanın ötesinde, hikayesi ve biçemiyle de dört dörtlük bir Japon filmi. Ayrıca, sinema tarihinde örnekleri az bulunan bu sanatsal performans ötesinde, Amir Naderi’yi çok mutlu eden bir nokta daha var : Filmini gerçekleştirmesine olanak veren genç yapımcılarıyla arasında gelişen ve her zorlukta daha da pekişmiş bulunan sıcak bağlar…

Aslında, elliye yakın bireysel girişimciden oluşan geniş yapımcılar yelpazesinin çokrenkli uluslararası yapısı, başlı başına önemli, özgün bir örnek sergiliyor. Sanat filmlerinin finansman bulmakta giderek zorlandığı küresel ortamda daha da anlam kazanan yenilikçi bir formülünün meyvesi “Cut”… Bir tür ‘imece yapımcılık’ deneyimi sayılabilecek bu yapılanmaya 3 kişi önderlik etmiş : New York’lu genç yapımcı Eric Nyari, Tokyo’da yaşayan Fransız gazeteci Régis Arnaud ve yine Tokyo’da uluslararası finans uzmanı olarak çalışan, iki yıl önce Tolga Karaçelik’in ilk filmi “Gişe Memuru” ile Türkiye’de de yapımcılığa (Mantar Film) soyunmuş bulunan genç sinemasever Engin Yenidünya… Onlarca yapımcı arkadaşı ve dostlarıyla birlikte “Cut”tan büyük olasılıkla para kazanamayacaklarını biliyorlar.

Riski ortaklaşa taşıdıkları için yükleri de pek ağır olmasa gerek; ama en önemlisi, Amir Naderi ile aralarındaki sinefil bağın, zaman içinde gerçek bir dostluğa dönüşmüş olması…

Bir Stanley Kubrick filmi izlemek için, Abadan’dan Londra’ya, İstanbul’dan geçerek gitmek…

“Cut”ın festivaldeki gösterimlerine katılmak için nisan ayı başında İstanbul’a gelen Amir Naderi, oldukça heyecanlı anlar yaşadı. İstanbul’u ikinci ziyaretiydi bu. İlk yolculuğunu tam 44 yıl önce nasıl yaptığını duygulanarak anlatıyordu. O zamanlar genç bir set fotoğrafçısıyken, Stanley Kubrick hayranıymış.

“2001: Bir Uzay Macerası” (2001: A Space Odyssey, 1968) Londra’da gösterime girince, İran’da izleyebilmek için yıllarca beklemeye sabrı olmadığından, İngiltere’ye giden bir otobüse atlamış hemen.

Dönüşte beş parasız kalınca otostop yaparak dönmesi gerekmiş ve bu uzun yolculuk sırasında, bir hafta da İstanbul’da konaklamış…

İran’a komşu olan bir ülkede bulunması, doğal olarak kendisini çok duygulandırıyor ama, önüne kırmızı halılar serilse bile sınırı aşmaya hiç niyeti olmadığını da hemen vurguluyor. İranlı sanatçılar gerçekten özgür olana kadar ülkesine adım atmamakta kararlı. Filmlerinin İran’da gösterilmesine de şiddetle karşı çıkıyor. Bu konuda o kadar titiz ve kararlı ki, “Cut”ın genç yapımcılarıyla imzaladığı kontrata, filmin İran dışında her ülkeye satılabileceği maddesini daha ilk günden ekletmiş!

Bir kült film mi?

İşte böyle… Bazı konularda ödün vermeyen, temelde yaratıcı özgürlüğünün kutsallığını savunan içtenlikli bir sinema adamı Amir Naderi. Sınır tanımayan tutkuları ve enerjisi filmlerinin içeriğine de, biçemine de yansıyor. Ticari sinemanın hegemonyasına karşı savaş bayrakları açan “Cut”, tüm sinefiller için kült bir film olmaya aday. Önümüzdeki aylarda, sadece 3-4 kopyayla İstanbul’da ve büyük kentlerde afişe gelecek olan “Cut”ı sinefillerin heyecanla izleyeceklerinden ve dostlarına da önereceklerinden kuşkum yok. Daha şimdiden, görülmesi gereken filmler listesine not etmekte yarar var…

*İngilizce bilen meraklıları, bu yazıya aşağıdaki adresten ulaşabilirler: http://twitchfilm.com