MASALLAR VE GERÇEKLER

Cannes günlüğü 16/19 Mayıs

Festivalin ilk günü, her yaştan seyirciye seslenen güzel bir masalın gizemli düş dünyasında hoş anlar yaşadıktan hemen sonra, dünya gerçekleri tüm çelişkileri ve şiddetiyle önümüze geliverdi. Altın Palmiye adayı ilk üç film, birbirinden çok farklı üç yaklaşımın, üç değişik sinema dilinin ürünüydü.

Amerikan sineması, Wes Anderson ile eğlendiriciydi…

Mısır sineması, ‘Arap Baharı’nın toplumsal yansımalarını bireysel öyküler gerisinde irdeleyen Yusri Nasrallah ile alabildiğine heyecanlıydı..

Fransız sinemasının geleneksel içtenciliği, Jacques Audiard’ın mizansen ustalığıyla buluşunca, insan gerçeğinin derinliklerine dalan, duyarlı, anlamlı, güzel bir film çıkmıştı ortaya…

Wes Anderson (1969) imzalı açılış filmi “Moonrise Kingdom”, Bruce Willis , Tilda Swinton, Edward Norton, Bill Murray gibi ünlü adları, başarılı iki küçük oyuncuyla (Kara Hayward ile Gared Gilman) bir araya getiren, şaşırtıcı bir denemeydi. Büyük stüdyoların bu tür filmler için geliştirdikleri kalıpları kıran Wes Anderson, gerçekleri dışlamadan gerçekötesi olmayı başaran özgün bir çalışma gerçekleştirmiş. 1960’lı yıllarda, küçük bir adada yaşayan 12-13 yaşlarındaki iki çocuğun evden kaçarak ilk aşklarını özgürce yaşamak istemelerini anlatırken, hoş ve eğlendirici olmanın ötesinde, mizah gücünü toplumsal eleştiri alanında da kullanan yenilikçi bir film izliyoruz. Ne aile yapısının çürüklüğü kalıyor, ne Bruce Willis’in yorumladığı polisin beceriksizliği… Ne sosyal yardım kurumlarının bürokratik kuruluğu kalıyor, ne de yerleşik toplumsal düzenin boğucu ağırlığı… Bu masal, gerçekten hoş, üstelik anlamlı bir masal!

Yusri Nasrallah’ınTahrir Meydanı…

Sinema yaşamına Yusuf Şahin’in asistanlığını yaparak başlayan Yusri Nasrallah(1952) kurmaca ile belgeseli harmanlayan ”Après la bataille” (Çatışmadan Sonra) adlı filminde, Mısır’da yaşanan ‘Arap Baharı’ gerçeğine farklı bir yaklaşımla eğilmiş. Tahrir meydanındaki göstericilerin üzerine at ve develerle saldıran Başkan Mubarek yanlısı güçleri oluşturan bireylerin, aslında politik bilinçten yoksun, feodal ilişkiler içinde yaşam kavgası veren yoksul insanlardan olustuğunu, konunun sınıfsal boyutuna değişik bir ışık tutan sıradışı bir aşk ilişkisi etrafında anlatıyor. Yer yer melodram kokan, zaman zaman da pek gerçekçi olduğunu söyleyemeyeceğimiz senaryonun göreceli zayıflığı, hikâyenin çekim aşamasında, gerçek olayların akışının etkisiyle yavaş yavaş biçimlenmiş olmasından kaynaklanıyor kuşkusuz… Mısırlı kadınların, özellikle eğitim görmüş aydın kadınların ayaklanma sırasında ve sonrasında üstlendikleri önemli rolün de altını çizen Yusri Nasrallah, zor bir konuya zorlama bir hikaye eşliğinde el atarken, Mubarek’in yerini alacak yeni Başkanın seçilmesine bir hafta kala şu günlerde, Mısır’da esen ‘Arap Baharı’ rüzgarları beyazperdeye taşımakta zorlanıyor.

Jacques Audiard’dan rastlantılar ve insanlar üzerine…

Üç yıl önce “Un Prophète” (Bir Peygamber) ile alkışlanan Jacques Audiard (1952), bu kez, geçirdiği kaza sonrasında bacakları kesilen bir genç kadının iç dünyasındaki gelgitleri, koşut öyküler içinde anlattığı “De rouille et d’os” ile, Fransız sineması içindeki yerini bir adım daha yukarılara taşıyor. Bir eğlence parkındaki havuzda yunus balıklarına dans ettiren ve geçirdiği kaza sonucu iki ayağı dizlerinden ksilen genç kadını yorumlayan Marion Cotillard’ın, kapanış gecesi belki de kendisine ödül getirecek incelikteki yorumunun da hemen altını çizmeliyiz. Cotillard’ın karşısında, rastlantıların yollarını kesiştirdiği işsiz genç adamı yorumlayan Belçikalı oyuncu Matthias Schoenaerts de son derece başarılı, sağlam bir yorum sunuyor. Şiddetin değişik biçimlerini, bireysel ve toplumsal boyutlarıyla yerli yerine koyarak, tüm çiğliğiyle görüntüleyen Jacques Audiard, konusunun içerdiği tuzaklara düşmeden, ustalıklı bir mizansen imzalıyor yine ama, “De rouille et d’os”, festivalde kendisini şaşırtarak yepyeni heyecanlar yaşattırabilecek filmleri ödüllendirmeyi dilediğini söyleyen Nanni Moretti başkanlığındaki jüriyi herhalde pek fazla etkilemeyecektir…

GERÇEKLERİN DAYANILMAZ AĞIRLIĞI …

Umut yoksulun ekmeğidir derler ya, kitlelerin umut alevini taze tutacak çıkmaz yollar bitmez:
Yolunu bulup köşeyi dönmek…
Gömülü define aramak yerine, bilgi çağının sanal ortamında sahtekârlık yapmak… Bankere para yatırmak…
Borsada oynamak…
Havraya, kiliseye, camiye giderek vaaz dinlemek…
Katı miliyetçi söylemlerin peşinden gitmek…
Loto, spor toto, milli piyango gibi talih oyunlarına dadanmak…
Takım tutmak…

Matteo Garrone’den TV eleştirisi…

İletişim alanında devrim yaşayan çağımızda, umut ışığı üzerine üflemenin en etkin yollarını ticari televizyon kanalları bulmadılar mı? Konuyla ilgili sağlam bir filmin ‘Reality Show’larlın ana vatanı sayılan İtalya’dan gelmesi de şaşırtıcı olmasa gerek.
“Reality” adlı filmiyle bir kez daha Altın Palmiye adayı olan Matteo Garrone (1968), boyutları küreselleşen konuyu, İtalya’nın yerel koşullarında, iğneleyici güldürü biçiminde işlerken, yeni gerçekçilik akımına da taze bir soluk getirmeyi başarıyor. İçinde debelendiğimiz toplumsal gerçeklerin dayanılmaz ağırlığı, senaryonun metaforik yapısı gerisinde daha da çarpıcı bir etkinliğe ulaşmış. Napoli’nin yoksul mahallelerinden birinde balık satan kurnaz Luciano’nun yaşamı, yıldızı bir televizyon programında parlamış yeni yetme şarkıcı Enzo’yla bir düğün töreninde karşılaşmasıyla başlar. Aslında, ‘Reality Show’ların pek tutkunu değildir Luciano ama, iki küçük kızının yalvarışları onu aday olmaya zorlar. Yasa dışı yollarda küçük dolaplar çeviren ’girişken’ mizacı, televizyon virüsüne kucak açıverir hemen…
Roma’da, Cinecitta’da yapılan ön görüşme başarılı geçince iyice umutlanan, ‘ünlü’ olarak köşeyi hepten döneceğine inanan Luciano, telefonunun çalmasını beklemektedir artık. Adaylığının sınandığını, bu nedenle de yakın takipte, sürekli gözetim altında olduğunu düşünmeye başlar. İyi bir insan gibi görünmeye çalışması gerektiğini düşünür. Önceden pek umursamadığı dinsel öğretilerin de etkisiyle, eli açık davranmaya, yoksullara bağışlarda bulunmaya başlar. Akli dengesini adım adım yitirecek ve “Ağabey” adlı TV programının bir katılımcısı olduğuna inandıracaktır kendisini…
Aniello Arena’nın inandırıcı, sıcak Luciano yorumu, yer yer Yılmaz Güney’in “Umut”undaki Cabbar karakterini düşündürse de, biçimleri çok farklı bu iki film arasındaki en sağlam bağ, umut arayışın ardındaki umutsuzluğu gerçekçi bir dille anlatmaları…

Altın Palmiye kadın yönetmenlere yasak mı?

Siyasal gündem, bir anda sinemaya da sışrayıverdi. François Hollande’ın cumhurbaşkanı seçilmesinden sonra kurulan Fransa’nın yeni hükümeti, festivalin aÇılışıyla aynı zamana denk geliyordu. Kabine açıklandığında, kadın ve erkek bakan sayısının Fransa’da ilk kez eşit tutulmuş olması, yabancı gazetecilerin de dikkatini çekmişti. Altın Palmiye adayı filmlerin listesi, bu haberin ışığı altında beklenmedik bir gölge oluşturuverdi.: Ana yarışmadaki 22 filmi de erkek yönetmenler imzalamıştı! Rahatsız edici bu saptama haklı soru işaretlerini beraberinde getirdi. Kota koyarak pozitif ayrımcılık yapmaya kalkışmak, kuşkusuz çok saçma olurdu ama, kadın yönetmenlerin ana seçkilerde yer alma şansının neden daha az olduğu sorusu da tartışılmalıydı…

Menopoza girmiş kadınlar için seks turizmi…

Avusturya sinemasının yaramaz çocuğu Ulrich Seidl (1952), yaşlı kadınların cinsel ilişkileri konusunu tüm çiğliği ve gerçekliğiyle işleyebilmek için kadın yönetmen olmanın gerekmediğini kanıtlarken, yukarıdaki soru çengellerine kendine özgü uslubuyla kışkırtıcı bir yanıt getirmiş oldu.
Kuru diyalogları, yalın senaryosu,süssüz görüntüleri ve seyircisine rahat vermeyen dürtücü sinema diliyle sert polemiklere kapı açmaktan hoşlanan Ulrich Seidl, ”Cennet : Aşk” (Paradies: Liebe) ile , çok sevdiği bir konuya, ‘yaşlıların cinsel yaşamı’ konusuna yeni bir sayfa ekliyor. Bu kez, Afrika ülkelerine seks turizmi yapmaya gien altmış yaş üzeri Avusturyalı kadınların davranışlarının acımasız otopsisini yapıyor. Zaman zaman, pornografik sayılabilecek görüntülere uzun sekanslar boyunca yer vermekten kaçınmayan Seidl, alabildiğine hüzünlü bir insan gerçeği çiziyor. O gerçeğin kahredici ağırlığı gerisindeki zavallılığımızı, yüksek dozda eleştirel bir yaklaşımla gözler önüne seriyor.
Yabancı genç kızlarla ilişki arayan yaşlı erkekler, ya da uzuvları iri ve diri zenci erkek avına çıkan yaşlı Avrupalı hatunlar, ne farkeder?
Asıl konu, iletişim özürlü yalnız ve mutsuz insanların, kendi toplumlarında bulamadıkları yaşam dengesini, cinsel dürtülerin tabu tanımayan oburluğuna kapı açan seks turizmine çıkarak bulmaya çalışmaları gerisindeki umutsuzluk değil mi?…
Birer cinsel esir olarak gördükleri bu ‘ucuz ve kaliteli mallar’ın da, isteyerek girdikleri bu seks pazarında, binbir kurnazlık sergileyerek daha fazla para kazanmaya çalışmalarına ne demeli ? Bu davranışları, karşıt ırkçılık, mağduriyet, çaresizlik, yoksulluk ve ezilmişlik gibi olgulardan kaynaklanmıyor mu?

Ekonomik güç, ırkçılık, sömürgeci zihniyet, medeniyetler catışması, mağduriyet, nefret, kin, öç alma dürtüsü, bencillik gibi birçok boyutuyla gözler önüne serilen insan gerçeği… Bu filmde eksik olan tek şey, belki de bir nefes humanizma. UlrichSeidl, insanoğlundan umudu iyiden iyiye kesmiş galiba… Gönül ister ki, bir kadın yönetmen de benzer konulara kendi bakış açısıyla eğilsin ve bir gün Cannes’a seçilsin.

Fransa’nın yeni cumhurbaşkanı François Hollande, festivalin işine karışmayı kuşkusuz aklından ucundan bile geçirmiyordur ama, başta Thierry Frémaux ve Gilles Jacob, Cannes seçkilerini belirleyenlerin gelecek yıl bu konuda daha dikkatli ve duyarlı olacaklarından şüphemiz yok.
Aslında, festivalin film seçim mekanizmasında kadın seçicilerin ağırlını ne kadardır ? sorusunu sormak ve en azından ön seçiciler arasında kadınların ağırlığını artırmak kuşkusuz en akılcı ilk adım olacaktır…