ANALAR, TARIM VE ÇEVRE…

Üçü de peşi peşine… 13 Mayıs Anneler Günü, 14 Mayıs Dünya Çiftçiler Günü, 15 Mayıs ise Dünya İklim Günü… Yerkürenin doğuran, üreten, besleyen bu üçlüsünün, yani yaşamın can damarlarının en anlamlı günlerinin peşi peşine olması sadece bir tesadüf mü acaba? Kim bilir? Haydi biraz daha ileri gidelim… Peki ya aynı üçlünün (kadın, toprak ve doğa) en hor görülen, şiddete en açık, en ezilen, acımasızca tahrip edilen üçlü olması… O da mı tesadüf sizce? Evime temizliğe gelen Nazmiye ile kahvaltı sırasında sohbet ettik. Cin gibi akıllı, çalışkan bir kadın. ‘Pazar günü annenin Anneler Günü’nü kutladın mı?’ diye sordum. ‘Hayır, olmadı’ diye yanıtladı. Büyük bir alışveriş merkezinin fastfood restoranlarından birinde bulaşıkçılık yapıyor Nazmiye. Haftada bir gün izin kullanıyor ve o gün de evlere temizliğe gidiyor. Çünkü 3 yaşındaki oğluna bakan komşu kadına vereceği parayı denkleştirmesi için hiçbir zamanını boşa geçirmemesi gerek. Köydeki anasını arayamamasını nedeni ise o gün çalışıyor olması. Köydeki evin telefonu yokmuş, tek cep telefonu babada ve baba da her zamanki gibi kahvede… ‘Annen kaç yaşında’ diye sordum. ‘53’ünde ama öyle yaşlı gözüküyor ki” dedi. Sürekli bel ağrıları içindeymiş. Köyde erkekler kahvede keyif çatarken hem sürekli tarlada çalışmanın, hem çocuk büyütüp, hem evin her işine koşturmanın bedeli…

***

28 yaşındaki Nazmiye bana döndü ‘acaba ben de 53 yaşında anam gibi mi olacağım’ diye sordu. Bir şey diyemedim gül yüzlü, arı gibi koşturan Nazmiye’ye. Evde tembel tembel oturan, işsiz kocasına bile cep harçlığı, sigara parası veren kentli Nazmiye’ye… Tanıdık değil mi? Şöyle bir bakın etrafınızdaki Nazmiyelere… Yüzlercesini, binlercesini daha göreceksiniz. Konya’da 4 çocuk annesi 30 yaşındaki Ceylan, sürekli dayak yediği için terk ettiği evine çocuklarının ısrarı ile dönüp kocasından tam da Anneler Günü’nde yediği dayak ile gazetelerin manşetlerine oturdu. Aynı gün dayağı yiyip, gözünü karartıp karakola şikâyete gitmeyen ya da gidemeyen daha kaç kadın var sizce?

***

Gelelim biraz da toprağa, çiftçilere… Çiftçi günü önceki dün devletin en üst düzeyinde törenlerle kutlandı. Nutuklar atıldı. Oysa ülkemizdeki çiftçi dünyanın en pahalı mazotunu, gübresini, tohumunu kullanan; plansızlık nedeniyle bir yıl artan, ertesi yıl azalan fiyatlar yüzünden ne ekeceğini şaşıran çiftçi değil mi? Tüm olumsuz koşullara karşın yıl boyunca tarlasını süren, eken, çapalayan, hasadını yaptığı ürünü aracılara neredeyse maliyetine satan, kimi zaman öfkelenerek yola fırlatan çiftçi değil mi? Yanlış politikalar yüzünden hayvancılığı yok olma noktasına gelen, meralarının sayısı hızla azalan, dünyanın en büyük fındık üreticisi olmasına karşın fındık fiyatını bile belirleyemeyen bir ülkenin çiftçisi değil mi?

***

Ya doğa, çevre… Biliyorsunuz ama yine de hatırlatalım: İklim değişikliği günümüzde insanlığın önündeki en büyük tehditlerden biri. Türkiye de iklim değişikliğinden en fazla zarar görecek ülkelerin arasında. Yakın bir gelecekte ciddi bir kuraklıkla karşı karşıya kalacağımız öngörülüyor. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü verilerine göre yılda ortalama 112 milyar metreküp olan tüketilebilir yerüstü ve yeraltı su potansiyelinin 44 milyar metreküpü kullanılıyor. Kişi başına düşen yıllık kullanılabilir su miktarı 1519 metreküp civarında. Yani ülkemiz su zengini bir ülke değil. Üstüne üstlük var olan potansiyel bile nehirlerin üzerine birden fazla ve havza planlaması yapılmadan, ekolojik denge gözetilmeden hidroelektrik santrallar inşa edilerek yok ediliyor. Ormanlar yeni otoyolları, yeni köprüler uğruna acımasızca yok ediliyor.

Kısacası öyle bir ülke ve öyle bir toplumuz ki kadınını, anasını, toprağını, suyunu baş tacı edeceğine tüketip yok ediyoruz. Sonra da kalkıp ‘dünyanın en büyük 10. ekonomisi oluyoruz, ileri demokrasiye geçiyoruz, çağ atlıyoruz’ diyoruz. Hadi oradan…