HER DEVRİN HOKKABAZLARI…

Son yıllarda mesleğime ilişkin en büyük utancı Adalet Bakanı’yla hapishane gezisine çıkan gazetecilerin, tutuklularla görüşmeden verdikleri “ne cici hapishanelerimiz var” hükmü üzerine yaşadım…

Dün asker helikopterlerinde Güneydoğu’ya operasyon izlemeye gidip “Ne müthiş ordumuz var!”; daha sonra imamlarla umreye gidip “en büyük din, bizim din” diyenler; bugün de “benim güzel hapishanem” şarkısını söyleyen, her devrin hokkabazları!

Çok iyi anımsıyorum, askere yollayacak çocuğu olmayanlar “Irak’a asker yollayalım” diye ağızlarından salyalar aka aka savaş ve işgal kışkırtıcılığı yapardı. Bugün de savaş isteyenler kendi çocuklarını garantiye almış olanlardır. Kendi çocukları değil; başkalarının çocuklarının öleceğini bilenlerdir!

Bugün onlarca herifin tecavüzünde kız çocuğunun “rızasını” varsayıp hüküm veren yargıç efendiler, kendi kız çocuğu olmayanlardır!

Ve bugün on binlerce insanın 12 Eylül zihniyeti ve yasalarıyla hapishanelerde çürümesine göz yuman ya da görmezden gelenler (üstelik bunun 12 Eylül’le hesaplaşmak olduğunu sananlar) sadece ve sadece utanması olmayan insanlardır.

Okurlarla aydınlanmak

“Fethullah Gülen ve Tiyatro” başlıklı yazıma gelen mektuplardan biri de Meral ve Akın Kayacan’dandı. “Cumhuriyet gazetesindeki bugünkü yazınız eşim ile bana Umberto Eco’nun ‘Gülün Adı’ filmini – kitabını hatırlattı” diye başlıyordu mektup ve sonra kitabın o sayfalarını, filmin o sahnelerini benimle paylaşıyorlardı. Ben de sizlerle paylaşmak için özetliyorum.

Manastırın çok zengin bir kütüphanesi vardır. Kitapların karikatür, resim olan sayfalarına başrahip zehir sürer. Bu sayfalara bakanın parmaklarına zehir bulaşır ve o sayfalara bakan yani dokunan daha sonra ölür, fakat ölüm nedenleri bilinemez.

Soruşturmaya gelen müfettiş rahibe -filmde Sean Connary- başrahip bunun nedenini şöyle açıklar: “O resimler insanı güldürüyor, gülmek ise insanın korkularını azaltır ve Tanrı’ya olan inancını zayıflatır, bu nedenle o resimlere kimse bakmamalı…”

Okurum ayrıca “gülmenin, sadece korkuyu değil, rahiplerin halk üzerindeki etkisini de azalttığına” dikkati çekiyordu…

İnsan varlığının özgürlüğünü, yaratıcılığını kısıtlayan ya da denetlemek isteyen güçler oldum olası gülmeye karşı çıkmıştır. Sadece gülmeye değil tüm sanatlara da karşı çıkmışlardır. Bugün Şehir ve Devlet Tiyatroları’nı hükümetin denetimine sokma işleminin de birkaç yazar ve gazetecinin “tiyatro sahnelerinde dinimiz aşağılanıyor, muhafazakârlık aşağılanıyor” bağırış çağırışlarıyla başlatıldığını unutmamak gerek!

Gülmece ve sanat… Ortak paydaları yaratıcılığı, özgürlüğü, bağımsız düşünceyi kışkırtmaları… Ortak paydaları dikbaşlı olmaları, muhalif olmaları, direnmeleri…

***

Ülkem öyle badirelerden geçiyor ki, oturup sanat yazıları yazmak, kimi zaman zulüm gibi geliyor…

Meslektaşlarım hapisteyken, zulüm dolu dizgin devam ederken benim bu sayfalarda sanattan, tiyatrodan söz etmem yanlışmış gibi geliyor bana… Paris’te Pervin Çakar’a “Leyla Gencer Altın Orfe Şan Ödülü” verildi. İzleyen tek Türk gazeteci bendim. Yurtdışında podyuma çıkan bir mankenimiz olsa daha çok ilgi çekerdi diye düşünüp kahroluyorum… Ama sonra bir okur mektubu geliyor, Sultan Elmas adlı okurumdan…

Sultan Elmas emekli öğretmen. “Pervin, Diyarbakır’da öğrencimizdi” diye başlıyor ve öğrencisinin başarısıyla duyduğu sevinci, gururu gözyaşları içinde anlatıyor. Onun mektubunu okurken ben de gözyaşlarımı tutamıyorum. O da, ben de güzellikler karşısında da ağlayanlardanız! Onun mektubunu okuyunca, iyi ki Paris’teki o ödül gecesini paylaşmışım diyorum… Umursayan sadece birkaç kişi de olsa ne gam…

Yaşadığımız bu karanlık süreçte, okurlar da benim içimi aydınlatıyor, öyleyse bir yazı daha, haydi bir yazı daha diyorum…