DEMOKRASİ SON BULMAYAN BİR DİRENİŞTİR…

Cannes Günlüğü 20/23 Mayıs

Fatih Akın mutlu. Annesi ve Cannes’a ilk kez gelen babası, “Cenneti Kirletmek”in gala gösterimini yanında izliyorlar. Festival sayesinde artık tüm dünyada adı anılan, Trabzon’un Çamburnu köyünden kalabalık bir delegasyon da salonda. Ana seçkinin yarışma dışı “Özel Gösterimler” (Séances Spéciales) bölümünde sunulan “Cenneti Kirletmek” onların filmi. Çevre kirliliğine karşı yürüttükleri soluklu direnişin belgeseli. Karadeniz kıyısında, Fatih Akın’ın dedesinin cennet gibi güzel köyü Çamburnu yakınına kurulan çöp depolama tesisine karşı beş yıldır sürdürdükleri kavganın öyküsü… Başta Karadenizin o çalışkan gözüpek kadınları, köycek, örnek bir direniş sergilemişler. Önce tesisin kurulmasına karşı çıkmışlar ama seslerine pek kulak asan olmamış… Çöplük işletmeye açıldıktan sonra, içerdiği riskler ne yazık ki birkaç yıl içinde gerçek oluvermiş. Kirli sular yeraltına sızmış, dereye ve denize karışmış; pis kokular çevreden hiç eksik olmamış; borular patlamış; arıtma havuzunun duvarı çökmüş… Geçici çözümlerle günü kurtamaya çalışan sorumluların çaresizliği gerisinde, çevre sağlığı konusunda tutarlı bir devlet politikası olmadığı görülmekte. Bu belgeselde ‘İleri demokrasi’nin tepeden inme gelmediğini, ancak hak arayan bilinçli vatandaşların kararlı direnişleri sayesinde geliştiğini de hatırlatan Fatih Akın, çok yararlı bir çalışma imzalamış. Yine de biraz tedirgin: “Türkiye’yi pek kötülemiş olmuyoruz değil mi? diye soruyor içtenlikle. Hayır, görüntülediği gerçeklerden, üyesi olmak istediği AB yaptırımlarına uygun bir çevre sağlığı politikasını hâlâ yaşama geçirememiş olan devlet yetkilileri sorumlu. Tedirgin olması gerekenler onlar. Biçimsel düzeyde iddiasız, klasik bir dille kotarılmış olan “Cenneti Kirletmek”, tam tersine, genelde pek sonuç alınamasa da, Türkiye’de demokratik hakların Türkiye’de de artık özgürce savunulabildiğini gösteriyor.

Yine de fazla iyimser olmayalım. Kamerasını ailesinin köyü olduğu için Çamburnu’na taşıyan Fatih Akın dünyaca tanınmış bir yönetmen olmasa, direniş bu kadar yankı getirebilir miydi? Daha ne kadar Çamburnu var kimbilir haberdar olmadığımız ? Türkiye’de demokrasinin gerçekten ilerleyebilmesi için, “Cenneti Kirletmek” gibi belgesellerin televizyonda, hem de çok seyirci toplayan zaman dilimlerinde gösterilmesi, ardından da ciddi tartışmalar düzenlenmesi gerekmez mi?

Dinsel yaptırımları sorgulamak…

“Tepelerin Ötesinde” Rumen yönetmen Cristian Mungiu’ya ikinci kez Altın Palmiye getirebilecek güçte bir film. Bir kasabada, tepelerin üzerindeki eski Ortodoks kilisesinin yanında birkaç rahibenin yaşadığı küçük manastırda geçen bu kapalı mekân çalışması, Mungiu’nun mizansen ustalığını bir basamak daha yukarıya taşıdığını gösteriyor. Yetimhanede birlikte yaşamış iki genç kız arasındaki tutkulu sevginin içerdiği şiddet, küçük manastırın yasaklarla daraltılmış ortamındab alevlenip patlaması kaçınılmazdır… Biri uysal rahibe, diğeriyse asi mizaçlı bu iki genç kız arasındaki olanaksız birlikteliğin öyküsü olan “Tepelerin Ötesinde”, temelde Ortodoks kilisesinin dogmalarını acımasızca eleştiren bir film. Dini yaptırımların bugün bile ne kadar katı kurallar altında yaşandığını gösterirken, aslında nasıl yaşanması gerektiğini sorguluyor. Yaşam yolunda öz kimliğimize uygun doğru yönü seçmekte ne kadar özgürüz acaba? diye soruyor…

Sinemanın öncelikle bir dil, bir ritm, bir mizansen ve bir senaryo büyüsü olduğunu çok iyi bilen Cristian Mungiu, hazırlık aşamasında Ortodoks kilisesinin günah listesini bile ayrıntılarıyla incelemiş. “Tam 464 günah sıralanmış ama, bence en önemli günah, ‘insanlara karşı ilgisiz ve duyarsız kalmak’ günahı unutulmuş” diye ekliyor…

Tüm dogmaların, tüm dinsel öğretilerin, tüm ideolojik çerçevelerin acilen sorgulanması gereken bir dönemde yaşamıyor muyuz ?

İNSANLIK HALLERİ….

Nasıl özetlemeli? Herşeye karşın insanları seveceksin ama, pek te güvenmeyeceksin, olara, hattâ korkacaksın, mı demeli? Michael Haneke (1942) ile Thomas Vinterberg (1969), yuvarlak yanıtlarla yetinmenin çok yanlış olduğunu; dogmaları ve tabuları bir kenara itip, varoluşçu temel soruların üstüne üstüne gitmek gerektiğini vurgulayan filmleriyle herkesi allak bullak etmeyi başardılar.

Yaratıcı sinemasının yüreğimize ve beynimize aynı anda seslenebilme gücü, insanoğlundan umudu kesmemek için sarılabileceğimiz sağlam birkaç daldan biri belki de…

Avusturya sinemasının özgün adı Michael Haneke’yi karmaşık duygular selinde boğulmamaya çalışarak alkışladık. “Beyaz Kurdele”den 3 yıl sonra yine Altın Palmiye alabilecek soluktaki “Sevgi”(Amour), herkesi yakından ilgilendiren bir tabuya el atıyor. Yaşlı insanların, zor sağlık koşulları altında yaşadıkları acılı son süreci, yine alabildiğine gerçekçi bir yaklaşımla işliyor. Dinsel öğretilerin, yaşamın kutsallığı adına hasıraltı ettiği ötenazi konusunu, saygılı ve mesafeli bir yaklaşımla, varoluşçu acı sorulardan taviz vermeden işliyor. Emekli müzik öğretmeni, piyanist yaşlı kadının felç geçirmesini izleyen süreçte, kocasının ona özveriyle nasıl baktığını ve kaçınılmaz son için nasıl ‘onurlu ve insancıl’ bir çözüm yolu arayıp bulduğunu, usulca, adım adım anlatıyor. Duygusallıktan sakınarak, hiç te görmek istediğimiz gerçekleri uzun uzun görüntüleyerek, konunun bireysel, ailesel, toplumsal ve kurumsal boyutlarını tek tek ele alıyor. “Sevmek”, aslında katıksız bir sevginin öyküsü; karısını çok seven has bir insanın dramı. Haneke’nin dili yine bir tutam kışkırtıcı ama, gereken dozda, neredeyse sevecen bir kışkırtıcılık bu. Kapalı mekân filmi “Sevmek”in içeriğiyle dili arasında da yalın, sağlam bir denge var. Emmanuelle Riva (1927) ve Jean-Louis Trintignant (1930) gibi iki usta oyuncunun, inceliklerin ötesinde ne varsa bulup çıkardıkları olağan dışı yorumlarıyla daha da çarpıcı olan “Sevmek”, pazar akşamı kuşkusuz yine alkışlanacak. Belki de Haneke’ye ikinci kez Altın Palmiye getirecek…

Haneke’nin yanında Vinterberg te ödül gecesi sahneye çıkabilir…

Danimarkalı genç usta Thomas Vinterberg te, ödül töreninde bulmayı arzuladığımız yönetmenlerden biri. 1990’larda, Lars von Trier ile birlikte yaşama geçirdikleri “Dogma” akımına yeniden dönen Vinterberg, “Av” ile son yılların moda konusu pedofiliyi ele alıyor. Fransa’dan Brezilya’ya, birçok ülkede yaşanan adli hatalara göndermede bulunuyor. Savcılardan önce suçlamayı, hakimlerden önce yargılamayı, cellatlardan önce de cezalandırmayı çok seven insanoğlunun tehlikeli ruhsal hallerine dikkatimizi çekiyor.

Devamlı kavga eden anne ve babasından, beklediği sevgiyi alamayan, yeterli şevkâti bulamayan Clara, ana okulunda eğitmeni olan Lucas’ı çok sever. Ancak, Lucas’ın kendisine ikinci bir baba olmak istemediğini anlayınca çok üzülür ve abisinin İnternet’te baktığı porno görüntülerin etkisiyle, kuyruklu bir yalan uydurur… Karısından ayrı yaşayan Lucas ideal suçludur. Cadı kazanı, eğitim ve gelir düzeyleri yüksek insanların yaşadıkları bu sakin mahallede bile hemen alevlenecektir…

Aile kurumunu yine acımasızca eleştiren Vinterberg, bir adım daha öteye giderek, toplumsal bağların çözülmesiyle oluşan kaygan zeminlerin içerdiği tehlikenin altını çiziyor. İçindeki şiddet dürtüsünü, kin ve nefret duygularını denetim altında tutamayan insanoğlunun, hemcinsleri için en büyük tehlikeyi oluşturduğunu, sağlam bir senaryo eşliğinde hatırlatıyor.

KANADA’DAN FAS’A, “BELİRLİ BİR BAKIŞ”…

Biraz da Altın Palmiye yarışı dışında kalan yaklaşık 50 film arasından izleyebildiklerimize kısaca değinelim…
Evet, en yaşlısından en gencine dek her yönetmen, bir gün Altın Palmiye adayı olmayı gizli gizli düşlese de, Cannes yarışında herkese yer bulmak tabii ki olanaksızdır.

Xavier Dolan, sandığı gibi bir sinema dahisi mi acaba?

İşte, ilk gün kısaca değindiğimiz Kanadalı genç çılgın yönetmen Xavier Dolan’ın (1989) “Belirli Bir Bakış”ta sunulan son filmi ”Laurence Anyways” önümüzde… 23 yaşının tazeliğine karşın, önceki iki filminin de Cannes’da gösterilmiş olması (“Annemi Öldürdüm, 2009 “Yönetmenlerin On Beş Günü”; ”Hayali Aşk, 2010” ise ”Belirli Bir Bakış” seçkilerinde yer almıştı) nedeniyle, bu gencecik yönetmenin kendini dahi sanması kuşkusuz anlaşılabilir. Xavier Dolan bu yıl ana bölüme tırmanarak, Altın Palmiye’yi kazanan en genç yönetmen olma düşünü kuruyordun herhalde…

Ancak, ”Laurence Anyways” te geliştirdiği çarpıcı sinema dilinin sergilediği bütünlüğe rağmen,’rekor kırma’ hırsının gerçekçi olmadığı gözlemleniyor. Devingen kamerası, hızlı kurgusu, estetik saplantılarıyla özgün bir dünya oluşturmayı başaran Dolan’ın baş yanılgısı, pırıltılı görsellik arayışını mizansen kaygılarının önünde tutmuş olması. ’Kadın olmak’ isteyen genç adamın ruhsal gelgitlerini işleyen senaryo çok daha derinlemesine işlenebilirdi. Kadın gibi giyinmeye başlayan edebiyat öğretmeni Laurence’ın, sevdiği kadınla arasındaki tutkuyu ve cinsel ilişkilerini aynen sürdürerek aradığı farklı ”kadın kimliği” gerisindeki varoluşçu felsefe, daha incelikli bir sinema dili gerektirmez miydi?…

Xavier Dolan kuşkusuz yetenekl, yaratıcı bir sinema insanı ama, Altın Palmiye adayı olabilmek için biraz daha olgunlaşması, zamana biraz daha fazla zaman tanıması gerek herhalde…

İlk kez, baba oğul, Cannes seçkilerinde birlikteler…

Bu yıl festivalde bir ilk yaşanıyor. Baba oğul iki yönetmen, eçkilerde birlikte yer almaktalar. David Cronenberg (1943), ”Cosmopolis” ile cuma günü Altın Palmiye için yarışacak. Oğlu Brandon Cronenberg ise, ilk filmi ”Antiviral” adlı ilk filmiyle ”Belirli Bir Bakış” bölümünde ödül arıyor : Hayranı oldukları ünlülerin hastalıklarını bile kendi bedenlerinde yaşamak isteyen tutkunlara hizmet veren(!) klinikte çalışan bir gencin hikayesi olan ”Antiviral”, estetizmi ön plana çıkaran sinema diliyle, bir noktada Xavier Dolan’ı çağrıştırsa da, onun kadar inandırıcı değil. Yer yer kısa tanıtım filmlerinin birbirine eklendiği izlenimi veren Brandon Cronenberg,’ten, cilalı, gösterişçi biçemine karşın umut kesmemek gerekir. Özgün, belirgin bir bakış sergileyemese de, belirli bir potansiyele sahip gözüküyor…

İslamcı terör ve canlı bombalar…

Tim Roth başkanlığndaki jürinin belirleyeceği Belirli Bir Bakış Ödülü adayları arasında. Faslı yönetmen Nabil Ayouch’un filmi ”Tanrının Atları” da içeriği ve biçemiyle göz dolduran bir film. 2003 yılında Kazablanka’da yaşanan bombalı saldırılar gerisindeki islamcı terörü anlatan ”Tanrının Atları”, intihar komandosunun nasıl oluşturulduğunu adım adım anlatıyor. Genç canlı bombaların yaşamını, yoksul gecekondu mahallesinde geçen çocukluklarından başlayarak anlatan Ayouch, konunun siyasal yanından çok sosyolojik boyutuna ağırlık veriyor. Teröre giden yolun kilometre taşlarını, melodramatik ya da politik sinemanın kalıpları dışında kalmaya özen gösterek, sağlamca yerleştiriyor.

ÖDÜLLER VE TÜRK SİNEMASININ KISA FİLM DALINDA BEKLENEN BAŞARISI…

Günlüğün üçüncü ve son bölümünü, 27 Mayıs pazar gecesi açıklanacak ödül listesiyle birlikte, önümüzdeki günlerde okuyacaksınız…

Sonuçlara ilişkin genel bir değerlendirmeden önce, yarın akşam sahneye çıkması beklenen yönetmenler arasında bulunan Fransız sinemasının iki önemli adı, Alain Resnais ile Leos Carax’ın filmlerinden de uzunca söz etmek gerekir…

Ayrıca, Türk sinemasına kısa film dalında Altın Palmiye getirme olasılığı çok yüksek olan Rezan Yeşilbaş’ın filmi ”Sessiz – Be Deng”i de uzun uzun anlatmalıyız…

Ve başka bir genç Türk kadın yönetmenin, Çağla Zencirci’nin, Guillaume Giovanetti’yle birlikte imzaladığı ”Nur” da, bu son yazının menüsünde yer alacak. Pakistan’da çekilmiş belgesel-kurmaca türünde bir film olan ”Nur”, Cannes’ın en genç bağımsız yan bölümü ACID seçkisinin çok beğenilenlerinden…

Türk sinemasının ikinci Altın Palmiye’sinden söz edebilmek umuduyla…