NE KADAR KADIN, O KADAR DEMOKRASİ

Mısır, son altmış yılda dörde katlanan 83 milyon nüfusuyla, Arap Müslümanların en kalabalık ülkesi. Kur’an dilinin Arapça olup ; İran hariç Arapça konuşmayan Müslüman toplumlarda bile Arapça okunduğuna bakılırsa, Mısır, Araplara üstünlük tanıyan İslamiyet’in sayısal anlamda yoğunluk merkezidir.

Mısır deyince, « Heyhat ! Nereden nereye… » diye düşünürüm, ben. Bir yanda, çağımızdan 5300 yıl önce küneiform yazı ve hieroglifleri icat edenlerin kurduğu, dünyanın en görkemli uygarlıklarından biri… Öte yanda, bugün her alanda geri kalmış, ekonomisi batmış, sosyali bitmiş, şiddetin, yolsuzluğun ve yoksulluğun sarmalında boğulan ülke…

Elbette bilirim, herşeyin olduğu gibi uygarlıkların da başı ve sonu vardır. Ama Mısır’ın öylesine yüksekten böylesine bir köhneliğe düşüşü, gerçekten şaşırtır ve ister istemez, «Yahu o piramitleri kuranların, ilk astronomi gözlemlerini, beyin ameliyatlarını yapanların, tahnit tekniğini icat edenlerin torunları bunlar mı ? » sorusu takılır, akla.

***

Zamanından çok ilerdeki antik Mısır’dan, zamanından çok gerideki çağdaş Mısır’a nasıl varıldı, kuşkusuz yüzlerce neden sayılabilir. Ama sonuca bakarsak, Mısır halkının canını dişine takarak ve ölümü göze alarak yaptığı son « devrim », Tahrir meydanında toplanan yüz binlerin estirdiği demokrasi umudu, özgürlük düşü; hem de yarım yüzyıldır yapılan ilk “demokratik” seçimlerle boğuluyor.

Mısır cumhurbaşkanlığı seçimlerinin birinci tur kesin sonuçları, bu gece açıklanacak. Ama durum, 16 ve 17 Haziran’da yapılacak ikinci tura, Müslüman Kardeşler’in adayı Muhammed Mursi ile ordunun ve Kıptilerin adayı, başbakan Ahmet Şefik’in kaldığını gösteriyor. Yani Mısır halkı, veba ile kolera arasında seçim yapacak.

Veba kim, kolera hangisi, bilemem. Fakat Mısır’a herşeyden önce özgürlük, insan hakları ve yurttaşlık hukuku demek olan demokrasiyi, ne “Müslüman Kardeş” Muhammed Mursi, ne de militarist dikta kalıntısı Ahmet Şefik’in verebileceği açık…
*
Demokrasi, elbette “verilen” değil, ancak alınan, hatta bazen alın teri, bazen kanla kazanılan bir hak, “yönetilmeyi yönetmek” diyebileceğimiz bir seçim sistemidir. Başka bir deyişle demokrasiyi kurmak, işletmek ve nimetlerinden yararlanmak isteyen halkın, kendisini yönetecek temsilcileri seçmeden önce, sistem olarak demokrasiyi seçmiş, benimsemiş, bireysel davranışlarına yansıtacak kadar özümsemiş olması gerekir.

İşte bu anlamda, Tahrir meydanında diktatör Hüsnü Mübarek’ten kurtulmayı başaran Mısır halkının ; sistem olarak seçmediği için demokrasiyi kazanamadığını ve kazanamayacağını, söyleyebiliriz.

Neden?

Çünkü kadın erkek ayrımcılığı yapılan yerde, eşitliğe dayalı yurttaşlık hukukundan da, insan haklarından da, özgürlükten de söz edilemez. Çünkü ayrımcılık eşitliği götürür, eşitsizlik insan haklarını iptal eder, hak mahrumiyeti özgürlüğü siler. Kadınların erkeklere eşit özgürlük hakkını reddeden bir toplumsal zihniyet, “ateistim” diyeni linç, kendi dininden olmayanı haydi haydi katleder.

***

Mısır’daki Hüsnü Mübarek rejimi, ondan önceki devlet başkanlarının tümü gibi sözümona “laikliğin güvencesi” orduya dayanan bir diktaydı. Ama şeriatçı Müslüman Kardeşler’in boy atıp serpilmesine hiç de engel değildi ki, Mübarek’ten sonraki ilk genel seçimlerde %60 oy aldılar. Yine laik dikta düzeninde, bağnaz İslamcılarla Kıptiler birbirlerini kestiler, “gavur” turistlere suikastlar yapıldı, daha neler oldu, neler…

Niçin?

Çünkü orduyu arkasına alan Mübarek’in sözde laik rejiminde bile metroda ve otobüslerde ayrı vagonlara bindiriliyordu kadınlar, Mısır’da! Sözde laik rejimde boşanmak için dava açmak hakları yoktu ve hala, yok. Uğradıkları taciz ve şiddet, zaten saymakla bitmez.

Demokratik seçimlerin Müslüman ülkelere demokrasi getirememesi, cinsiyet ayrımcılığı yüzündendir.

Türkiye’nin demokrasiden uzaklaşması da toplumsal zihniyette cinsiyet ayrımcılığının artmasına doğru orantılıdır.

Demokrasi, hakların eşitliğidir. Ama cumhuriyet, eşit şans verir.

JACQUES CHİRAC

«G» NOKTASI

Azerbaycan mı bir küçük Türkiye, yoksa Türkiye mi bir büyük Azerbaycan, o kadar benziyor ki seçmenlerin bahtı ve seçilmişlerin tahtı, bazen karıştırıyorum: Eurovision için 165 metre yüksekliğe dikilip dalgalandırılan devasa ulusal bayrak… Salt Eurovision yarışması için Sultan Aliev’in “akraba” inşaat şirketlerine yaptırılan 135 milyon dolarlık “Kristal Saray”… Sultan Aliev’in kızları Leyla ve Arzu’ya ait GSM operatörü, bankalar ve altın madenleri… Susturulan muhalif basın, hapsedilen gazeteciler, yazarlar…

Demek ki Türk milleti, ister teker olsun, ister çifter, nerede mülk kurduysa orada aynı maliki yaratıyor. Kan çekiyor, desek?

Bu akşam TV5Monde ekranlarında Türkiye saatiyle 18’de canlı yayınlanan Kiosque programına bir göz atın. Karşınızda olacak ve yabancı meslektaşlarımla Mısır ile Azerbaycan’ın hallerini söyleşeceğim.