ERDOĞAN KÜRT SORUNUNU ÇÖZMEK İSTİYOR MU?

Başlıktaki sorunun ilk bakışta fazla bir anlamı yok gibi görünüyor. Çünkü Kürt sorunu bu şekilde sürdüğü takdirde, ne denli güçlü görünürse görünsün, her iktidarın başını yiyecek kadar önemli olan Türkiye’nin en büyük sorunudur ve dolayısıyla, hangi iktidarın olursa olsun, başı o sorunu tabii ki, çözmek ister.

Ama istemek kavramına soyut bir niyetin dışında, bir hedefe varmayı , onun için gerekli olanları da yapmayı göze alarak , amaçlamak anlamını yüklersek, o zaman soru, “Tayyip Bey acaba Kürt sorununun çözümü için zorunlu olanları göze almaya hazır mı?” ya dönüşür ki, ona da kolaylıkla evet yanıtı vermek mümkün değil.

Başbakan’ın Kürt sorunu konusunda bir süredir izlediği siyaset, onun bu alanda nereye kadar gidebileceği sorusunu kendi kafasında netleştirdiği izlenimini veriyor.

Edilinilen izlenim, Tayyip Bey’in bir zamanlar yürürlüğe koymaya çalıştığı, içeriğini kimseye doğru dürüst açıklayamadığı “açılım” ortamını çoktan geride bırakmış olduğu yolundadır.

Bugün uygulamaya çalıştığı, terörle mücadele siyasi alanda müzakere olarak adlandırılacak, olan politikanın ise, bu ortamda sonuca varabilmesi güç görünüyor.

Bu politikanın sonuç vermesi güçtür. Çünkü her şeyden önce,müzakere konusunda “muhatap kimdir, onunla nasıl diyaloğa girilecektir?” sorusunun yanıtı henüz yok.

Yani iki ayağı da sağlam olmayan, topal bir politikadır söz konusu olan.

***

Kaldı ki, bu politikanın müzakere ayağı kadar, mücadele ayağı da darbeye açıktır.

Tayyip Bey’in, terörün, önemli ölçüde geriletildiği bir ortam sağlanmadan, müzakere alanında yeni adımlar atabilmesi güç görünüyor.

Öte yandan, KCK davaları devam ederken, buna bir de BDP liler için fezleke eklenince, müzakere yolunda mesafe alınması daha da güçleşiyor.

Taraflardan her ikisi de karşısındakinin manevra imkanını azaltacak hamleler içinde olunca, şu soru gündeme geliyor:

-İçinde bulunduğumuz koşullar, değişmeden, Kürt sorununda çözüme yönelik olumlu adımlar atamaya imkan var mıdır?

Ya da dilerseniz soruyu geliştirip şu şekle de sokabiliriz:

-İçinde bulunduğumuz olumsuz koşulları aşmak ve çözümün önündeki engelleri kaldırmak için, taraflar neler yapmalıdırlar?

Burada da bir kısır döngüyle karşılaşıyoruz, çünkü koşullar değişmeden, taraflar yeni adımlar atıp, yeni yaklaşımlarda bulunabilecek gibi değiller, onlar yeni yaklaşımlarda bulunmadıkları sürece de koşullar değişecek gibi görünmüyor.

Görülüyor ki, Kürt sorununda çözüme yönelik yeni adımların atılması, aynı zamanda ortamın objektif koşullarına da bağlı ve onlar da şu sırada hiç elverişli değil.

***

Peki Tayyip Bey, son Diyarbakır ve Urfa gezilerinde yaptığı konuşmalarda yeni bir yaklaşımın ipuçlarını verdi mi?

Bu soruya da olumlu yanıt vermek mümkün görünmüyor.

Tayyip Bey’in konuşmalarını okuduğumuz zaman politikasının temel taşı olarak, din kardeşliğinin Kürt Türk kaynaşmasını sağlayacağı inancını görüyoruz.

Oysa AKP bu politikayla varabileceği noktanın sınırına ulaşmış bulunmaktadır.

Başbakan’ın, bunun dışında, hem kendi kamuoyunun, hem de Kürt kamuoyunun kabulüne mazhar olacak, yeni bir önerisi olduğunu gösteren ipuçları yok konuşmalarında.

Böyle bir ortamda, CHP ve BDP konusunda ileri sürdüğü hususlar da göz önünde bulundurulunca,sorunu aracısız çözeceğini söyleyen Başbakan’ın CHP’nin önereceği sürece olumlu yaklaşması olasılığının fazla olduğu söylenemez.

Kaldı ki, MHP’nin baştan ortaya koyduğu tavır, CHP’nin girişiminin olumlu bir gelişimi sağlama ihtimalini de ortadan kaldırıyor.

Bütün bu gerçekler göz önünde bulundurulunca, yarınki, Erdoğan- Kılıçdaroğlu görüşmesine fazla bir umut bağlamak, gerçekçi görünmüyor.