BU SEFER SON OLSUN

Bu ülkede “en çok kimin yerinde olmak istemezsiniz” diye sorulsaydı ağırlıklı yanıt şöyle olabilirdi: Kürtler!

Ortadoğu’da Mezopotamya olarak bilinen coğrafyada binlerce yıldır yaşayan ama bir türlü kendilerini kendileri olarak kabul ettiremeyen Kürtlerin ilk öğrendikleri kelime “barış” oldu. Ancak yaşamlarında bir türlü bunu göremediler. Sadece savaşların acılarını yaşadılar.

O hale geldi ki, bir Kürt öldüğünde-öldürüldüğünde bu durum yağmur yağması, gök gürüldemesi, güneşin bulutlarla kapanması gibi “doğal” gelişme kabul edildi… Ancak öldürülen Kürt sayısına göre yüreklerin sağır kulakları harekete geçebiliyor. Mesela Uludere’de olduğu gibi:

-Bu kadar da olmaz!

Ne kadar olabilir?

-Üç-beş tane ile idare edemez misiniz?

Türkiye’de en zor şey Kürt aydını olmak… Tabii kalbinin kıyısında köşesinde “Kürt Sorunu” gibi bir çentik varsa… Kürtçe konuşmanın ayıp- günah- yasak olmadığı bir ülke hayaliyle; Türklerle birlikte kurdukları Cumhuriyet’te eşit haklara sahip örselenmeyen yurttaşlar halinde yaşamak gayesine sahip bir Kürt aydınından söz ediyoruz…

Bu grubun başında da BDP’li milletvekilleri ile belediye başkanları geliyor. Halklarıyla, devlet arasında sıkışan iki güçlü duvarın üstlerine kapanmaması için çaba harcayanlar…

Bir yanda halkların haklı talepleri var. Diğer yanda eskimiş devlet anlayışının eskimeyen kör görüsü: Şimdi olmaz!

Şimdi olmazsa ne zaman?

Olmaz diyenler gidiyor, “olmazlar” kalıyor!

Bunun tarihini veren çıkmadı. Hep ötelediler. Daha sonra, daha sonra, daha sonra… Yaşları artık 80’leri aşanlar bu hayallerle doğdular, olmadık zulümleri gördüler, hayatlarının sonralarına doğru ilerliyorlar. Duydukları cümle değişmedi:

-Şimdi olmaz ama iler de belki…

Oysa insanlar öbür dünya için değil, bu dünya için barış istiyorlar.

Yeni bir barış süreci için “dış dinamikler” harekete geçtiler. Türkiye Cumhuriyeti ezelden beri bağımsız, hür bir devlet olduğundan kendi vatandaşlarının seslerinden çok dış ülkelerden gelen telkinleri dikkate alarak “güçlü” varlığını korudu!

Artık bir kez de kendi vatandaşlarının seslerine kulak versin… Barış için ülkenin önüne açılan fırsatı hiç olmazsa bu sefer krize çevirmesinler!

Barış için girişilen çabalar sonuç versin, ülkeye kalıcı barış gelsin!

Aman ha?

Diyabarkır’ın başarılı Belediye Başkanı Osman Baydemir son KCK operasyonunda toparlanıp götürülen BDP’li başkanların ardından duygusal bir isyan çığlığı atmış:

-Beni de alın!

Haklılığı tartışılmaz olan bu tepkinin uygar ülkeler açısından bir değeri olabilir. Ama Türkiye’de “düz bir okuma” yapılabilir.

-Biz n’palım, kendisi istedi biz de aldık! diyebilirler…

Olmaz öyle şeyler demeyin, örnekleri var.

İlhan Selçuk Ergenekon Operasyonu’nun ilk günlerinde gözaltına alındığında Tuncay Özkan da benzer bir tepki göstermişti.

Bodrum’dan İstanbul’a dönen Özkan, havaalanında kameralara böyle isyan etmişti:

-Beni de alın, beni de alın!

Sonrasını biliyorsunuz, Tuncay Özkan’ın bir aldılar bir daha da bırakmıyorlar!

İşte onun için diyoruz ki:

-Başkan, aman ha!!!

Çocukları değil fırınları azarlayın

Tarım Bakanlığı’nın hazırladığı “ekmek tebliği” 1 Temmuz’da yürürlüğe girecek. Toplumun sağlıklı ekmek yemesini sağlayacak uygulama sonucu, daha az tuzlu, daha çok kepekli, gramaj olarak daha az ağılıkta “sağlıklı ekmekler” yiyebilecekmişiz!?!

Niyet güzel ama iş uygulamaya geldiğinde durumlar farklılaşabilir:

-Abicim burası Türkiye!

Şimdilerde özellikle büyük kentlerde hızlı bir “tahıla dönüş” yaşanıyor. Adını başında ya da sonunda “fırın” olan unlu mamuller zincirleri, caddelerden alış veriş merkezlerinin içlerine kadar her yerde şubeler açtılar.

Bu işletmeler en çok “esmer ekmek” satışı yapıyorlar. Tam buğday, çavdarlı, kepekli, çok tahıllı gibi versiyonları var. Sağlı yerinde olanlar için farklı lezzetlerin tadına diyecek yok. Ama bir de beslenmelerinde özellikle bu tür (tam buğday) ekmek yemek zorunda olanlar var. Bunların başında da diyabet hastaları geliyor. Ön sıralarında da TİP -1 diyabetli çocuklar geliyor.

Düşünsenize şeker yemesi yasak olan çocuklar!

Şeker hastası bazı çocukların, “ruh hastası” olan anne-babaları çocuklarını korumak adına onlara hayatı zehir etmek için ellerinden geleni yapıyorlar. Kahvaltılarını özenle hazırlayıp, çocukları gramla besleyen bu büyükler, lüks sınıfı fırınlardan aldıkları sağlıklı (!)esmer ekmekleri tüketiyorlar.

Yemek sonrası ikinci saatte çocukların şeker ölçümleri yapılıyor… Ve rezalet ortaya çıkıyor. En fazla 160 olması gereken tokluk şekeri 230-290 arası bir sonuçla geliyor. Tabii “ruh hastası” anne-babalar çocuklarını haşlıyorlar:

-Kör olasıca yine gidip şeker-çikolata yedin değil mi?

Çocuk yemin billah yemediğini söylese de azarlanmaktan kurtulamıyor. Çünkü sonuçlar ortada!

Oysa çocuk gerçekten masumdur. Bütün kriz sağlıklı(!) ekmeklerin yüzde 60-70 oranında beyaz unla pişirilip, “esmer” diye satılmasından kaynaklanmaktadır. Bu satırların yazarı son beş yılda kendi üzerinde bu testi 20-25 kez yapmış deneyimli bir “araştırmacı diyabetli” gazetecidir!

Üretici firmaların yöneticilerinden, gıda mühendislerine kadar temas etmediği kimse kalmamıştır. Aldığı mahcup yanıtların final cümlesi böyle oluyor:

-Maalesef lezzeti garanti etmek için bu yöntemi herkes uyguluyor!

Şeker hastası çocukların ve büyüklerin sağlığı açısından tam bir Rus ruleti olan bu esmer görünümlü sağlıklı(!) ekmek masalıyla kim meşgul olacak?

Şeker hastalarını fırın enkazlarından kurtaracak biri var mı?

Not: İstanbul’da yaşayanlar için İstanbul Halk Ekmek İHE’nin ürünleri dürüstlük açısından en önde yer alıyor. İçinde yüzde 10 oranında beyaz un varsa bile bu açık olarak söyleniyor ve yazılıyor. Kağıt ambalajdaki Organik Tam Buğday kendi alanının 1 numarasıdır. Hem ince dilimli, hem de sahiden tam buğday…