ŞEHİTLER İÇİN EL FATİHA!

Hakkari’deki Dağlıca karakolu bundan 5 yıl önce de baskına uğradığı zaman atılan başlıkların büyük çoğunluğu şöyleydi:

“Dağlıca’da yürekler dağlandı!”

Yürekler dağlanınca ne olur? Bir daha dağlanmaması için önlem alınır değil mi?

En başta karakolun her türlü saldıra açık konumu değiştirilir mesela… Hayır bu yapılmıyor. Onun yeri sabit tutulup, yeni baskınlarda yeni şehit cenazeleri için ve toplumsal tepki için “rezerve” hali korunuyor.

Neden böyle yapıldığını artık ezberledik.

Kürt Sorunu’nun çözümü konusunda doğru adresler dikkate alınıp alınmadığına bakmak gerekiyor. Bunların başında da 1984’ten itibaren bölgede silahlı mücadele veren PKK geliyor. Sadece “lanetlenmek” için ismi telaffuz edilen bu örgütle Türk Silahlı Kuvvetleri, Jandarma, Polis, Özel Harekat Timleri ve Korucular tam 28 yıldır savaşıyor.

Öldürmekle bu sorun bitirilemiyor.

Savaşırken muhatap alınan örgüt, barışma için muhatap kabul edilmiyor. Bunda bir gariplik yok mu?

Kürt Sorunu için Türkiye Cumhuriyeti hükümetleri dünyanın her yerinde “çözüm” aradı. Washington, Londra, Paris, Berlin, Roma gibi kentlerde “Kürt Sorunu Masaya Yatırıldı” haberlerinden ciltler dolusu gazete koleksiyonları oluştu.

Bir tek sorunun sahici muhatabı ile masaya yatırılamadı. Bazı girişimler yapıldı. Ama ilk tepkilerde hemen geri çekilme yaşandı. Savaşmaktan korkmayanlar, barıştan ürktüler!

Kandil’e elçiler yerine jetleri yollamayı tercih ettiler.

Dönüp dolaşıp aynı yere geliniyor. Cami avlularında bayraklara sarılmış tabutlar önünde sahte hüzünlerle dolu törenler düzenleniyor:

-Şehitlerimizin ruhlarına El Fatiha!

Kim ölürse yazık olur?

Dağlıca Baskını gazetelere “8 Şehit” başlıklarıyla yansıdı. Oysa haberin tamamında şu vardı:

“Çatışmada 8 asker şehit oldu, 19 yaralı var. Çatışmada 18 PKK’li de etkisiz hale getirildi!”

18 PKK’li de bu Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı… Onların da anneleri, babaları, kardeşleri var.

Ölenlerin tamamı 26 insan!

Ama gazeteler ve televizyonlar böyle bakmıyorlar, böyle görmüyorlar. Gerillaların ölmesini “normal” bir şeymiş gibi haberleştiriyorlar.

Acaba gazetecilik açısından burada bir “sorun” yok mu?

Mesleğimizde bu “sorun” bütün haşmetiyle varlığını sürdürürken “Kürt Sorunu” kendiliğinden çözülebilir mi?

Bir de böyle bakalım… Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumluluk Bildirgesini yeniden okuyalım:

“Gazeteci başta barış, demokrasi ve insan hakları olmak üzere…”
Bu “meslek ahlaksızlığıyla” barış nasıl gelecek bu topraklara?

Şevval’i linç etmek

Şevval Sam, Van’da 19 Haziran 2012 günü Toplum Gönüllüleri Vakfı’nın çağrılısı olarak katıldığı toplantıda öğrencilerle son derece içten bir söyleşi gerçekleştirdi. Konuşmasını tamamladıktan sonra ona yönelen soruları yanıtladı.

Bir başörtülü kız öğrenci ayağa kalkarak soruyor:

-Şevval Abla bakın ben başörtülüyüm. Yanımdaki en yakın arkadaşım ise başörtüsüz. Ama bu aramızda sorun olmuyor.

-Ne güzel işin doğrusu da bu zaten…

-Fakat ben başörtüsünden dolayı bu ülkede bazı yerlerde okuyamıyorum. Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

Bunun üzerine Şevval de aynen şöyle diyor:

-Ben düşünce ve inanç özgürlüğüne inanıyorum. Eğer 20 sene önce başörtüsü serbest bırakılsaydı bugün bu problemler yaşanmayacaktı, başörtüsü bir ideoloji haline gelmeyecekti. Sizin inancınıza saygı duyuyorum. Ben örtünmeye karşı değilim.

Toplantıyı izleyen öğrencilerin tamamı Şevval’in konuşmasını alkışlıyor. Salonda bulunanlar arasında bir tartışma çıkmıyor.

Ama bu toplantı “haberleştirilirken” öyle cımbızlamalar yapılıyor ki, bazı haber merkezleri kendi kendilerini ajite edip başlığı atıyorlar:

“Şevval’den başörtülüleri kızdıracak sözler!”

Salonda bulunan başörtülüler kızmamış, küsmemiş, tepki göstermemiş, hatta alkışlamışlar… Ama bunlar yeterli değil!

Bazı haber merkezleri “Ey başörtülüler” diyor:

-Şevval’e kızın, tepki gösterin!

Bu tavır da bir “toplum mühendisliği” değil mi?

Polisin dayak atma eğitimi!

Fatih’te devriye görevi yapan polisler ortalarına aldıkları genci ölesiye dövdüler. Bunu da saklı gizli değil, ulu orta yaptılar.

Bundan yıllar önce 1996’da aynı polisler genç gazeteci Metin Göktepe’yi aynı bu şekilde ölesiye dövdüler. Metin’i öldürdüler!

1996’dan 2012’ye gelene kadar 16 yıl geçti. Fatih’teki polisler Metin Eyüp Spor Salonunda dövülerek öldürülürken küçük bir çocuktular. Büyüdüler, Emniyet Müdürlüğüne başvurdular, sınavları kazandılar, eğitimden geçtiler ve polis olup göreve başladılar.

Metin Göktepe’nin öldürüldüğü yerden göreve başlamaları sadece bu memurların kusuru mu? Acaba Emniyet teşkilatının eğitim anlayışında da bir sıkıntı olabilir mi?

Aradan geçen bunca yılda sadece minik bir adım atılabildi. Emniyet yalanı bıraktı. Eskiden “Metin Göktepe duvardan düştü öyle öldü” diye düzmece rapor yayınlıyorlardı. Şimdi hiç direnmeden “açığa aldık” dediler.

Ama polislerin keyfi dayağı olduğu yerde duruyor!