21. YÜZYILIN FİYASKOLARI…

20.yüzyılın dünya tarihine bıraktığı ön önemli miraslardan biri NATO, BM, UNESCO gibi uluslararası kurumları, bölge ülkelerinin bir araya gelerek oluşturdukları birlikler ve ortak sorunlara ortak çözüm arama kültürünü yayma çabaları olmuştu. Tamam, ağır aksak topallayarak ilerliyordu, sorunlar vardı ama yine de insanlığın geleceği için önemli bir güven mekanizması olmayı vaat ediyordu. İçinde bulunduğumuz 21. yüzyıl ise bu oluşumların çoğunda fiyaskolarla başladı. Avrupa Birliği geleceği giderek belirsizleşen bir yola girdi. Yunanistan ile başlayan ekonomik kriz birlik için önemli bir tehdit unsuru haline geldi. Avro bölgesinin dağılması artık konuşulan senaryolar içinde…

Bölgesel savunma paktı olan NATO, özellikle Ortadoğu coğrafyasında soyunduğu roller ile güveni zedeleyen ve çatışmaları körükleyen bir strateji sürdürmeye başladı. Saddam’a karşı önce Irak’ta ardından Libya’da Muammer Kaddafi rejimine karşı gerçekleşen en son NATO müdahaleleri buna en iyi örnek.

Libya müdahalesi artık tanıdık başka bir tekerrür gibi… NATO üyesi ülkeler -güya karşı çıkıyorlar- reel politik, buna uygun olarak kendi dar çıkarlarının ve daha sonra manipülasyonlu yayınlar aracılığıyla eylemlerini haklı göstermenin peşine düşüyorlar. Ve şimdi bir süredir Suriye’nin kazanı kaynatılıyor.

Birleşmiş Milletler de farklı değil. Üzerine büyük umutlar bağlanan Rio+20 BM Sürdürülebilir Kalkınma Konferansı geçen hafta çok büyük bir hüsranla sona erdi. Hadi küçük bir iyimserlik atışı yapalım ve biraz önce sözünü ettiklerimizin hepsi bölgesel oluşumlar, çıkarların çatışması daha bir kabul edilebilir diyelim.. Peki ya tüm insanlığın önündeki en büyük tehdit olan çevre, küresel ısınma, CO2 salınımının ekolojik denge üzerindeki tahribatı, doğal kaynakların hızla tükenmekte olması gibi konulara ne demeli? Gelecek nesilleri bekleyen büyük tehlike ABD ve Avrupa kadar istisnasız Afrika, Çin, Rusya ve tüm dünya ülkeleri için de geçerli. Üstelik sürdürülebilir bir gelecek için neler yapılması gerektiği de belli. Bunun başka hiçbir yolu yok.

Ancak burada bile yol alınamıyor. 1992’de Rio’da düzenlenen Birleşmiş Milletler Kalkınma Konferansı’nda ekonomik büyüme ile ekolojik yapıyı koruma arasında bir denge sağlanması kararlaştırılmıştı ve bunun için ülkelerin üzerine düşen ödevler vardı. Güya 20 yıl sonra yine Rio’da BM üyesi 193 ülke bir taslak metin üzerine anlaşmaya varacaktı. Son derece yoğun hazırlıklar yapıldı, ülkelerin sorumluları, sivil toplum örgütleri, bilim insanları, uzmanlar bir araya gelerek tartıştılar. Ancak Rio zirvesi tam anlamıyla kocaman bir çözümsüzlük üretti. Takvimi, sayısal hedefleri olmayan, ülkelere hiçbir bağlayıcı koşullar getirmeyen, silik, hatta göstermelik bir anlaşma ile sonuçlandı.

Örneğin okyanusların karşı karşıya oldukları sorunların çözümü için harekete geçmek 3 yıl ertelendi. Tabii bunda, açık denizleri şirketlere maden alanı gibi kullandırma planları olan ABD, Kanada ve Venezüella gibi ülkelerin payı büyük oldu.

Petrol şirketlerine devletlerce sağlanan parasal desteklerin kesilip bu kaynakların “yeşil” enerji girişimlerine kaydırılması önerisi ise tamamen gündemden çıkarıldı. Ve daha birçok madde daha… Sonuçta “istediğimiz gelecek” adı altında oluşturulmaya çalışılan ortak hedefler 20 yıl sonra karanlığa gömüldü.

Zirve bitti ancak insanlığa ve gelecek kuşaklara bedeli son derece ağır olacak. Yarattığı hayal kırıklığının nasıl tamir edilebileceğini bilmek mümkün değil.

Güven erozyonu artık sanırım yerkürenin en temel sorunu…

Paylaşım hırsı ise varolan tüm değerleri tüketip duruyor…

Bakalım nereye kadar?