PEŞKEŞ SİMGESİ, SEVDA TEPESİ,

28 yıl aradan sonra Sevda Tepesi bir kez daha düştü gündeme.

1984 te ANAP’tan İstanbul Belediye Başkanı olan, Bedrettin Dalan’ın, bu tepenin Suudi Veliaht Prensi Abdullah bin Aziz’e satılması ve imar iznine kavuşması karşılığında Türkiye’ye verileceğini muştuladığı kredinin miktarı 250 milyon dolardı.

2012 de Çevre ve Şehircilik Bakanı Erdoğan Bayraktar miktarı 10 milyar dolara çıkarmıştı ve bu 10 milyar kredi değil, düpedüz hibeydi.

Bütün değerlerin satıldığı Özal döneminde,Boğaz sırtındaki 57 dönümlük ormanlık arazi, kendisine saray yaptırması için Suudi Veliaht Prensi’ne satılmıştı ve imar durumu da çıkmış, ama tasarruf o sırada hala var olan bağımsız yargıdan dönmüştü.

Bu kez yine imara açılması gündeme geldi, hem de belki saray, belki otel olmak üzere…

Artık bağımsız yargı da mevcut olmadığına göre, Suudi Kralı’nın hatırı kırılmayacak, gereken yapılacaktır.

***

Sevda Tepesi Abdullah bin Aziz’e daha veliahtken peşkeş çekilirken, tüm yasaklara rağmen bu arazinin neden Araplara satıldığını soran Cumhuriyet muhabirine, Dalan şunları söylüyordu:

-Veliaht Prensi İstanbullu yapmak bizler için onurdur. Ondan sonra bin iş adamı daha gelir ev ve iş sahibi olur
(Bu konuda . Oktay Ekinci’nin dünkü Cumhuriyetin 9. sayfasındaki yazısına bakın.)

On milyarın kargaları bile güldüren öyküsü aslında olaya nasıl baktığımızın işareti.

Ürettiğinden çok üreyen toplumun talan ve avantaya dayanan sistemi “yabancı sermaye gelsin de ne isterlerse verelim” zihniyetiyle her şeyi peşkeşe hazırdır.

Sevda Tepesi’nin öyküsü bu peşkeş zihniyetinin simgesidir.
İstanbul yağması ve yabancı sermaye tutkusu birleşince her şey mubah olmaktadır.

Bu söylediklerimin, yabancı sermaye düşmanlığıyla bir ilgisi yok.
Türkiye gibi tasarruf oranı düşük, yatırımı ve üretimi yetersiz olanlar değil yalnız, ama tüm ülkeler yabancı sermayeyi çekmek için ellerinden geleni yapmaktadırlar.

Çünkü yabancı sermaye, yatırım getirir, üretim ve istihdamı arttırır, ayrıca, yeni teknoloji getirerek, gelişmeye katkıda bulunur.

Ancak, herkes yabancı sermaye konusunda bazı kriterlere dikkat ediyor.

***

Yabancı sermaye, doğrudan yatırım yapmak yerine kredi olarak geliyorsa bu krediler de, üretimi artırmak, yatırım yapmak yerine, tüketime veya faiz ödemede kullanılıyor ise bu yabancı sermaye yarardan çok zarar getirir ki, Türkiye’de durum budur.

Ama yabancı sermaye, velev ki, yeni sabit yatırım şeklinde bile gelse, yıllar içinde büyük özverilerle ortaya çıkarılmış Petkim, Tüpraş, Ereğli , İskenderun gibi temel tesislerin yabancılar tarafından satın alınıp, işletilmesinde Türkiye’nin bir çıkarı yok.

Yabancı sermaye ülkenin kurulmuş, müşterisi hazır, elemanı yetişmiş tesislerini aldığı zaman para getirse bile, ne ek istihdam, ne ek üretim yaratmış ne de yeni teknoloji getirmiş oluyor.

O zaman yabancı sermaye herhangi bir fayda sağlamıyor. Hele stratejik kuruluşların enerji ve iletişim alanındaki kurumların yabancı sermaye tarafından elde edilmesi çeşitli sakıncalar doğuruyor. Gelişmiş kapitalist ülkelerin bu alanda gösterdiği özen Türkiye’de yok, çünkü Türkiye’de tasarruf açığı var, döviz açığı var,ekonomisi üretime dayalı değil, ürettiğinden çok üreyen ve tüketen toplum, sıcak paraya fena halde muhtaç.*

Vur patlasın çal oynasın ekonomisi, sonunda her türlü peşkeşe mahkum hale geliyor.

Sevda Tepesi’nin öyküsü, bu çarpıklığın da simgesidir.

*Yabancı sermaye ve Türkiye konusunda olduğu kadar, özelleştirmeler konusunda da bilgi edinmek isteyen bütün okurlarıma “Güngör Uras Kitabı( İş Bankası Kültür Yayınları İstanbul 2012) eserinin 555-638 sayfalarını okumalarını tavsiye ederim.