ÖYM SAVCISI HAKLI

“Akrep gibisin kardeşim,
korkak bir karanlık içindesin, akrep gibi…
Serçe gibisin kardeşim,
serçenin telaşı içindesin.
Midye* gibisin kardeşim,
midye gibi kapalı, rahat
ve sönmüş bir yanardağ ağzı gibi korkunçsun kardeşim.
Bir değil,
beş değil,
milyonlarcasın maalesef.
Koyun gibisin kardeşim,
gocuklu celep kaldırınca sopasını
sürüye katılıverirsin
ve adeta mağrur koşarsın salhaneye.
Dünyanın en tuhaf mahlukusun yani,
hani şu derya içinde olup,
deryayı bilmeyen balıktan da tuhaf.
Ve bu dünyada, bu zulüm
senin sayende
Ve açsak, yorgunsak, alkan içindeysek
ve hala şarabımızı vermek için
üzüm gibi eziliyorsak,
kabahat senin
demeye de dilim varmıyor ama,
kabahatin çoğu senin, canım kardeşim!”

***

Sevgili,

Nazım Hikmet’in 1949 yılında Bursa Hapishanesi’nde iken yazdığı “Dünyanın En Tuhaf Mahluku” adlı bu şiiri, cuma günü, gazeteleri okurken geldi aklıma.
Ertuğrul Özkök, Şike davasının ilk dönemlerindeki savcısı Mehmet Berk ile yaptığı bir konuşmayı aktarıyor, köşesinde 6 temmuz günü.

Özel Yetkili Savcı Mehmet Berk, şike davasından ne kadar güç durumlara düştüğünden yakınıyor, başlangıçta olayı adı geçen kişileri çağırıp, ifadelerini alıp, bırakarak, geçiştirmeye karar verdiğini, ancak dosyanın önlerine gelmesinden 10 gün sonra, TBMM’den şikeyle ilgili yeni bir yasa geçince işlerin değiştiğini anlatıyor.

Bütün bunlar üzerinde durulacak hususlar, ama Fenerbahçeli olduğunu da belirten savcının konuşmasının bir bölümü hem tüyler ürpertici ikrardır, hem de itham.

Bak ne diyor Savcı Mehmet Berk:

-Bu dava hayatımızı allak bullak etti. Ben Balyoz Davasında da çalıştım. Şike davasını açtığımız zaman bunun da Balyoz gibi, 3- 4 ay konuşulup biteceğini sandık. Ama yanılmışız bunun böyle bir noktaya geleceğini hiç tahmin etmedik.

Bu açıklama bir itiraftır.

İtiraftır çünkü Balyoz davasının bu kadar rahat hukuk kurallarına aykırı cereyan edebilmesinin nedeninin toplumun tepki yetersizliği olduğunu ikrar ediyor.

Savcının açıklamasından anlıyoruz ki, öyle olmasaydı eğer, böyle de olmayabilecekti.

***

Savcının açıklamaları, Türkiye’deki demokrasi ve hukuk devleti yokluğundan asıl kimlerin sorumlu tutulması gerektiğini gösteren bir ithamdır aynı zamanda.

Demek ki, Fenerbahçeliler’in, Aziz Yıldırım’ın tutuklanmasına gösterdikleri tepki gibi güçlü bir tepki Balyoz Davasında da olmuş olsaydı, işler bu noktaya varamayacaktı.

Bu suçlama hepimize yöneliktir.

Demek ki, insanlarımız çeşitli nedenlerle, Balyoz davasına, yeterli tepkiyi gösterememişlerdir.

Demek ki, basın Balyoz davasını çevresindeki yalanlardan ayıklayarak, kamuoyunu yeterince aydınlatamamıştır.

Biliyoruz ki, medyanın bir bölümü burada zaten tetikçi rolünü üstlenmiştir.
Ama kalanlar yani bizler de suçluyuz demek ki.

Daha çok üstüne gitmeliymişiz konunun, gerekirse her gün yazmalıymışız.

Şu ya da şekilde, yeterince destek olamamışız, o hakları çiğnenen insanlara.

Oysa çiğnenen, bizim demokrasimiz, bizim haklarımızdı aynı zamanda.

Balyoz iddianamesindeki akıl almaz hususları gözler önüne seren kitapları vesilesiyle Pınar Doğan ve eşi Dani Rodrik’i, Prof. Dr. Süheyl Batum ile birlikte ekrana çıkardığımız bir programda, “Balyoz sanıklarının kimin suçunun kefaretini ödemekte oldukları” sorusunu sormuştum.

Şimdi anladım, meğerse suç , hepimizin suçuymuş.

Toplumca hepimizin, bu insanlara bir özür borcumuz var.

*Midye gibi yerine günümüz Türkiye’sinde medya gibi de denebilir pek de ala. A.S.