“AGANTA BURİNA BURİNATA!”

Denizde değil karadaydılar. Dar, karanlık, yoksul ve kasvetli ayakkabıcı dükkanında… Denize tutkun Mahmut, çıraktı Halil ustanın yanında. Doyamazdı ondan deniz öyküleri dinlemeye. Ve ustası, “Aganta Burina Burinata!” diye haykırdı mı, o dar dükkana rüzgar dolar, içinde usta, çırakla birlikte dükkan pupa yelken düş denizlerine açılırdı!

“Dağları temellerinden sarsan bir dinamit infilakı şiddetiyle”

haykırırdı usta:

“Aganta Burina Burinata!”

Mahmut tekrarlardı, kainata meydan okuyan sözleri: “Aganta Burina Burinata!”

***

Hayır Sevgili okurlar, “bizim teknede”, Halikarnas Balıkçısı Cevat Şakir Kabaağaçlı’nın ünlü romandaki gibi denize açılırken son söz , son komut yerine geçen o şiir gibi, müzik gibi kelimeleri kimse haykırmadı… Dağlar sarsılmadı… Onun yerine, demiri almış, halatları çözmüş Yusuf Kaptan’ın en yumuşak sesiyle “hadi Nur’cum oyalanma, çabuk ol, hadi Nur’cum yerini al, hazır ol, ” diye komut veren sesi duyuluyordu. (Kaptan ve miçosu 30 küsur yıllık karı-koca olunca komut da farklı oluyor!)

“Bizim tekne” dediğime bakmayın. “En iyi tekne, arkadaşımın teknesidir” ilkesini benimsemiş konuklarıydık “Nur” teknesinin… Ve yolculuk başladı… Rotamız, Paros Adası…

Bizim kıyılardan ayrılıp, hedefe varana dek: Kos… Kalimnos… Levita… Amargos… Anti Paros ve Paros…

Rüzgar çıkar çıkmaz kaptan kapadı motoru; miço yerleşti vinçlerin önüne… “Aç kilidi! Vira, vira, viraaaa!”. Rüzgar güçlendikçe yelkenler şişti. Önce Cenova açıldı, sonra ana yelken… İskotaya asıldı eller… Yelkenlere kumanda eden halatlar gerildi… Yelkenler rüzgarla doldu… Rüzgarın ve suların sesinden başka her şey duyulmaz oldu… Şarıl şarıl rüzgar, foşur foşur sular… Suları yarıyor, dalgalarla yarışıyor, rüzgarla sonsuzluğa kayıyorduk. Fışşşşşşş, fışşşşşş, fışşşşşşşş… En hızlı rüzgarımız 40 knottu. Teknemizin en hızlı seyri 11 knot’tu…
Derken eyvah sağanak! Rüzgar Orsa ya da Apaz! Küpeşte sulara gömüldü! Kaptan haykırıyor “Yelkenler laçka! Yelkenler laçka!”
İki kez “Broş” yedik! Yani tekne denetimsiz olarak rüzgar üstüne döndü; dümene isyan etti! Yelkenleri laçka edip kurtulduk! Oh! Sonra yine fışşşşş… fışşşşş… Günde 7-8 saat yelken yaptığımız oldu.

***

Neden Paros Adası? Çünkü Ege ada mimarisinin en mükemmel örnekleri oradaydı. Çünkü orada Apothiki Sanat Galerisi’nde merak ettiğimiz İtalyan ressam Mario Sacchi’nin sergisi vardı.

“Metamorphoses” adlı sergide, ışıkla karanlığın yolculuğunu gördük. Gözle akıl, gözle gönül arasında gidip gelen yolculukta ışığa özlemi yaşadık. Rastlantıya yer olmayan bir çalışmayla, ışık katmanları arasında Ege’nin renklerini gördük.

Myconos gibi şımarmamış Paros adasından dönüşte yelkenleri sadece rüzgarla değil mimariyle, sanatla da doldurmuştuk…

Dönüş yolunda son durak Leros adasının en güneyindeki Xerokampas koyunda “Mama Veta Taverna”sıydı. Mama Veta’nın kendi eliyle hazırladığı enfes mezeler ve adanın kendi şarabı eşliğinde bir haftanın gözlemlerini şöyle toparladık:

Yunan adalarında yeme, içme, bizim kıyılarda yeme içmeden çok daha ucuz ve daha lezzetli.

Doğa kıyımı söz konusu değil.

Tuvaletinden mutfağına, plajında sokağına her yer tertemiz!

Türkiye’den geldiğinizi anladıkları anda, televizyon dizileri, “Ah Sıla, Ah Ezel” sohbeti başlıyor.

Türkiye’den hep ayni adalar, hep ayni koylara akın var, oysa bir damlacık keşfetme tutkusu çok işe yarayabilir… Hele telefon ve internet bağlantısı olmayan koylar harika!

Bizim kıyılara vardığım anda aldığım ilk haber, faşist katillere tahliye haberiydi. O an yeniden denizlere dönmek ve haykırmak istedim: “Aganta Burina Burinata!”