OYUNLARIN KİTABI

Olimpiyatlar ile bu satırların yazarı arasında kopmaz bir bağ vardır. Çünkü yazarın doğum günü ile olimpiyatlar aynı yıla denk gelir. Şubat dört yılda bir 29 çeker ve o yıl mutlaka yaz oyunları için dünyanın seçkin sporcuları bir araya gelirler.

Olimpiyatlarla bu kadar kuvvetli bir bağım olmasına karşın hiç olimpiyat izleyememiş talihsiz bir gazeteci olmamı da ayrı bir yere yazmak gerekiyor. Fakat Türkiye’de en çok olimpiyat izlemiş olan Kahraman Bapçum gibi bir ağabeyim olmasını da avantaj olduğunu düşünüyorum. Bir araya geldiğimizde anlattığı özel olimpiyat hikayeleriyle epeyce hava atmıştım. Artık bu ayrıcalığım da ortadan kalktı. Çünkü Kahraman Ağabey, bu hikayeleri kitaplaştırdı:

“Olimpiyat Tarihinden Unutulmaz Kahramanlar İnanılmaz Olaylar.”

Ötüken Neşriyat yayınları arasından çıkan kitap olimpiyatlara ilişkin şaşırtıcı bilgilerle dolu… Bilerek izlemek için televizyon alıcısının yanında duracak olağanüstü bir spor tarihi kitabı … Gerçi Kahraman Bapçum, “bu kitap bir olimpiyatlar tarihi değildir” diye vurgu yapıyor ama bal gibi olimpiyatların popüler tarihini anlatıyor. Bu hali resmi tarih kitaplarından daha keyifli okunuyor.

Birkaç da alıntı yapalım ki, okurculardan destek bulalım…

Mesela Maraton Yarışı, nasıl doğdu?

Milattan Önce 490 yılında Pers ordusu Trakya’dan güneye doğru ilerliyor. 13 Eylül günü Atina yakınlarına kadar geliyor. Atinalılar istilacı Pers ordusunu kenti 40 kilometre mesafedeki Maraton adlı bölgede ölüm-kalım savaşı vererek durduruyorlar. Bütün kent halkı yürekleri ağzında savaştan haber beklerken Pheidipides adlı asker Atina’ya kadar koşarak geliyor ve müjdeyi veriyor:

-Savaşı kazandık, Pers ordusunu yendik!

Güzel haberi getiren Pheidipides oracıkta düşüp ölüyor!

Maraton yarışının böylesi bir efsanesi buluyor.

Bu hikaye antik döneme ait. Daha yakın olanları da var ki, efsaneden aşağı kalmıyor. 1896’te yapılan ilk Maraton yarışını Spiridon Louis adlı Yunan bir çoban kazanıyor!

1960 yılında yapılan Roma Olimpiyatlarında Etiyopyalı Abebe Bikila çıplak ayakla 42 km. koşarak maraton şampiyonu oldu. Hem de o güne kadar bu koşudaki en iyi dereceyi (2 saat15.dk. 16 sn.) yaparak kazandı. Bikila 1964’te Tokyo’da da birinci oldu. Ama artık pahalı spor ayakkabıları giyiyordu. 1969’da otomobille kaza yaparak boynu kırıldı, felç oldu. 1972 Münih Olimpiyatlarını saha kenarından tekerlekli sandalyesinde izlerken TRT canlı yayın spikeri onu tanıdı:

-İki olimpiyat şampiyonu Abebe Bikila’yı elektrikli (!) sandalyesinde görüyorsunuz!

(Bu son anekdot kitapta yok, yazarınıza ait.)

Topkapılı işçi Servet

Türkiye işçi sınıfı mücadelesinde Topkapı bölgesinin özel bir yeri vardır. 1960 ve 1970’lerde Topkapı bir sanayi bölgesiydi. Özellikle de metalurji iş kolunda bu bölgede çok çetin grevler, direnişler yaşanırdı.

Topkapı direnişçi fabrikaları ve o fabrikalardaki işyeri temsilcileriyle çok ünlüydü. O mücadelelerin içinden sendikalara pek çok nitelikli yönetici yetişti.

Servet Baykan da Topkapılı işçi önderlerinden biri olarak hayatını hep işçi sınıfının yükselmesi mücadelesine adadı. 1970’lerin sonundan 1980’lerin ilk yarısına geçişte çok önemli işlevi oldu. DİSK Maden-İş’in üyeleri bağımsız Otomobil-İş Sendikasında yeniden örgütlenirken Servet Baykan, Topkapı Şubesi’nin öne çıkan işçileri arasındaydı.

Baykan her zaman işçilerin yanında yer aldığı için sendika içinde adı “Muhalefet Servet” olarak anılırdı. Oysa bir sendikanın en çok ihtiyacı olan şeyi muhalefeti oluşturmak ayakta tutmak sendikanın geleceği açısından da çok önemliydi. Muhalefet sendika yönetimlerini dikkatli olmaya, tabanın sesine kulak vermeye zorlar… Tam olarak değeri anlaşılmış mıydı, bilemiyorum.

Servet bir dönem de Birleşik Metal Sendikası’nın genel sekreterliği görevinde bulundu. Görevi bittiğinde yeniden fabrikaya döndü, o kendini tabanda daha iyi hissediyordu.

Sendikacılar onu ne kadar sevmedilerse, işçiler de o kadar bağırlarına bastılar. Çünkü her eylemde ilk önce Servet’i yanlarında buluyorlardı.

Servet uzun süredir mücadele ettiği kanser hastalığına önceki gün yenildi. Dün Gaziosmanpaşa’dan Sakarya’ya oradan da sonsuzluğa uğurladık Servet’i…

İşçi sınıfı içinde her zaman aynı unvanla yaşamaya devam edecek:

-Topkapılı İşçi Servet!

Memlekette Ramazan Manzaraları

Ramazan ayı gelmesiyle birlikte kentlerin merkezi yerlerine devasa çadırlar kuruluyor. Bu “gelenek” son yıllarda gelişti. Sağı, solu, ortası kalmadı, bütün belediyeler bu işe balıklama atladı.

Amaç da kutsal hani: Fakirler için iftar sofrası kuruyoruz!
Fakirliği ortadan kaldırmak yerine fakirleri çoğaltıp aleni sevapları teşhir için bulunmaz fırsatlar ülkesine doğru gidiyor Türkiye…

Bazı belediyeler bu işi kalıcı hale getirdiler, aş evleri kurdular. Sonra da kocaman tabelalar astılar: Her gün 1000 kişiye yemek veriyoruz!

Hiç utanma sıkılma kalmadı. İnsan yaptığı yardımı böylesine teşhir eder mi? Üstelik de ne yardım? Bir öğün yemek!

Osmanlı’ya merak sardılar ya, gidip eski konakların mutfaklarına baksınlar. Hiç penceresi olmayan iki bölmeli döner düzeneğin ne işe yaradığını görsünler. Anlamazlarsa, sorsunlar mutlaka şu yanıtı alacaklardır:

-Fakirler boş bir kap ile gelirler, bu dolaba koyarlar, sonra çevirirlerdi. İçerden evde pişen yemek konulur, kap dolu olarak sahibine gelirdi. Ama bu esna de kimse kimseyi görmezdi!
Acaba bu görmüşlüğü şimdiki görmemişler anlarlar mı?