FATURAYI YANLIŞ KESMEK

İlkokul ders kitaplarımızda resmi olan Atatürk’ün manevi kızı “Küçük Ülkü”, çocukluğumun önemli idollerinden biriydi. Adını Atatürk’ün koyduğu.

Ülkü yaşamının başında sahip olduğu bu büyük ayrıcalığı bir dönem çok ağır ödedi.

Zeynep Göğüş’ün, bu konuyu işleyen son yazısını ( Cumhuriyet 4 ağustos 2012, s.15 ) eğer o gün görmediyseniz mutlaka şimdi okuyun!

Zeynep o yazısında 1962 yılında artık büyümüş olan “Küçük Ülkü”nün iki çocuk yaptıktan sonra eşinden ayrılıp, yeniden evlenmesi dolayısıyla, maruz kaldığı saldırıları anlatıyor.
Ülkü’nün basında adeta kampanyaya dönüştürülen saldırıların hedefi haline getirilmesinin nedeninin, bir Türk Musevisi ile evlenmesi olduğunu belirtiyor Zeynep Göğüş.

Belki de o sıralarda okuduğum gazetelerin olay konusunda sessiz kalmalarından dolayı olup biteni anımsamadım.

Kimileri, Atatürk’ün, okuma kitaplarımıza kapak olmuş manevi kızının ikinci evlililiğini bir Türk ile yapmamış olmasından dolayı tepki göstermişler.

Oysa ikinci eş Yeşua Bensusen Bey pek de ala Türk’tü. Nitekim sözü geçen yazıda da belirtildiği gibi bu muhterem vatandaşımız, kimsenin kulak vermediği yakınmalarında aynen şunları söylüyordu:

-Ben Türk’üm, Türk Ordusunda askerlik yaptım.

***

Tabii ki, Türk’tü Yeşua Bey.

Ne var ki, kimileri, için Türk olmak için belirli bir ırk kökenine, hatta daha da ötesi mezhebe dayanmak gerekiyordu.

Onlara göre, Türk olmanın koşulları arasında, Suni Müslüman olmak da yer alıyordu.

Yeşua Bey bu koşulu yerine getirmeyince de, kimi ahmaklar, kendi hamakatlarının faturasını Ülkü’ye kesmişlerdi.

Oysa Yeşua Bey Ülkü kadar, sizin benim kadar, Ülkü kadar, hatta kendisine saldıran zibidiler kadar Türktü.

Atatürk ulusçuluğu, bir ulusun ırk, din, dil gibi nesnel ögelere değil, ortak bir geçmişe sahiplik bilincine, birlikte yaşama ve ortak bir geleceğe yönelme iradesine sahip olma ögesine dayanır.

Sübjektivist özgürlükçü bu ulus kavramı ırkçılığı, şovenizmi dışlar.

Atatürk’ün ulus kavramının Renan’a dayandığını biraz olsun okuyanlar bilirler.

Ama ne yazık ki, geç kalmış ulusçuluğun da etkisiyle, çok yanlış bir algı egemen olmuş, ırkçı eğilimlerin zaman zaman şahlandığı görülmüştür.

Bu tavır bilime aykırıdır.

Bu tavır, kavimlerin birbirlerinin içinde eridiği Anadolu gerçeğine ters düşer.

Bu tavır, Atatürk’ün söylediklerine taban tabana zıttır.

***

İşin daha da ilginci, sanki bu gerçekler ortada değilmişcesine, bir süredir, sol düşmanlığının yerini almış olan ulusalcılık düşmanı, “yetmez ama evet”çi takımı da, bir zamanlar Atatürk’ün manevi kızını bağnazlık çarmıhına germeye çalışan, ırkçı şovenist tavrın faturasını Mustafa Kemal Atatürk’e kesmeye kalkmışlar, oradan hareketle bütün kavramları birbirine karıştırarak, Atatürk ile birlikte bütün ulusalcıları şoven ilan ederek, dış efendilerin koruyucu kolları arasında, yaşamayı kabul etmeyenleri de suçlayarak, kendilerini aklama yolunu tutmuş, itiraf etmeseler , hatta zaman zaman tersi bir dil kullanır gibi yapsalar bile, “Sam Amca”larının yolu üzerindeki taşları temizleyerek hizmet sunma işlevini yüklenmişlerdir.

Doğrusunu söylemek gerekirse, girişimlerinde belirli bir başarı da sağlamış görünmekteler. Hiç değilse şimdilik.

Öyle ya! Ulusal bir kurtuluş savaşı ile özgürlüğüne kavuşmuş bir toplumda, ulusalcılık sözünü, şovenizmle ile sanki eş anlamlıymış gibi, bir hakaret olarak yerleştirmeyi becermişlerdir.

Geçen gün toprağa verdiğimiz Küçük Ülkü, yaşamının bir bölümünde, bir kısım ahmakların hamakatının kurbanı olurken bir gün gelip de manevi babasının da, tıpkı kendisi gibi aynı dokudan, ama ayrı telden çalan başka ahmakların hamakatlarının kurbanı olacağını aklına bile getirmemişti herhalde.