ALAİN DELON MU? JEANNE MOREAU MU?

Bu beklenmedik, bir o kadar da anlamsız soru, Ağustos ayı başında 65. yaşını kutlayan Locarno Film Festivali’ni izlerken takılıverdi aklıma…

Hemen, hiç tereddüt etmeden yanıtladım: Tabii ki Jeanne Moreau!

Aslında, yanıt sorudan önce gelmiş, bir noktada soruyu yaratmış, biçimlendirmişti galiba…

Fransız sinemasının yaşlı çınarlarından Alain Delon (1935), festivalin onur konuklarından biriydi. Aslında, ciddi bir çoğunluk için baş konuk konumundaydı. Bu onuru hak ediyordu da.Yıllardır yeni bir filmde rol almamış olsa bile, Visconti’den Melville’e, usta yönetmenlerin başyapıtlarında canlandırdığı sağlam karakterler, sinemaseverlerin belleklerine kazınmıştı bir kere… Locarno’nun misafirperver sıcak ortamında el üstünde tutulan Alain Delon, uzatılan mikrofonlar önünde içtenlikle atıp tutuyordu…

Öte yanda, Fransız tiyatro ve sinemasının uzun soluklu adları arasında farklı bir yeri olan, olağanüstü rollere imza atan güçlü yorum yeteneğinin ötesinde aydın kimliğiyle de sevilen ve sayılan bir sanatçı olan olan Jeanne Moreau (1928) da festivalin çağrılıları arasında. Ancak, setlerde ve sahnelerde yoğun bir sezon geçirdiğini bahene ederek, tatilini yarıda kesip festivale gelmemiş, ya da gelememiş. Ne fark eder? Altın Leopar adayı Estonyalı genç yönetmen İlmar Raag’ın (1968) filmi “Paris’te Estonyalı Bir Kadın”ndaki olağanüstü yorumuyla, işte yanıbaşımızda… Hem de nasıl yanıbaşımızda! O sanki öz annemiz, ninemiz, kendimizi bildik bileli tanıdığımız yakın bir dostumuz… Sadece Estonyalı değil, heryerli bir kararkter o. Kırılgan sanatçı duyarlığıyla, her an kavgaya hazır asi ruh hallerini aynı potada eritmeyi başaran yabancı kökenli binlerce Paris’li gibi, Paris’i Paris yapanlardan biri o Estonyalı kadın tiplemesi…

Sanat sinemasıyla popüler sinemayı dengeleme çabaları…

Delon-Moreau çiftinin zıtlıklarını daha fazla deşmeden, baştan başlayalım; yani açılış gecesi öncesinden.

Dünyanın en eski ve en ciddi sinema etkinlikleri arasında saygın bir yeri olan Locarno Festivali’nin temel başarısı, “auteur” (yaratıcı) sinemasına ağırlık verirken, her türden filme açık, seçkinci ve yenilikçi tavrını sürekli kılabilmiş olmasıdır. Ana çizgisinden sapmadan adım adım kabuk değiştiren etkinlik, genç yönetmenlere dünyaya açılan bir pencere sunarken, popüler yaz sinemateği kimliğiyle de öylesine vazgeçilmez olmuştur ki, Güney İsviçre’nin bu küçük kasabasında her yaz 10 günde 160 bin dolayında izleyici toplayıverir…

Sanat sineması yanında popüler sinemayı da dışlamayan Locarno Festivali, bu yaz 1-11 Ağustos tarihleri arasında 65. yaşını kutlarken, beş kıtanın 50’den fazla ülkesinden gelen, uzunu kısasıyla farklı türlerde 300 küsur film sunuyor. Önümüzde yine merak uyandıran, doyurucu ve eklektik bir program var. Ancak, festivalin genel sanat politikasını işaretleyen ibrenin, son iki yıl içinde popüler sinema kanadına doğru yavaş yavaş kaydığı gözlemleniyor. İsviçre, genel ekonomik krizden her ne kadar göreceli olarak daha az etkilenmiş olsa da, kabarık bir bütçeyi oluşturmak için vazgeçilmez olan büyük sponsorların (genellikle bankalar ve çokuluslu şirketler) “beklentilerine” yanıt getirmek burada da kaçınılmaz oluyor. Festival yönetimi bu nedenlerle, Fransızların deyişiyle, “şaraba su katmak” zorunda kalmış, yani, daha da “büyük” olabilmek için festivalin sinefil kimliğinden bir oranda taviz vermeyi kabullenmiş…

Altı yılda bir taze kan…

Yenilikçi girişimler için taze kan gerekemez mi? Bu soruya yüksek sesle evet yanıtını veren Locarno’da sanat yönetmeni ortalama 6 yılda bir değişir.

Örneğin Rotterdam Festivali’nde de değişim benzer sıklıktadır ama, sinema dünyasının bir numaralı etkinliği Cannes’da durum tam tersidir: Orada sanat yönetmeni koltuğu 20-30 yıllığına işgal edilir!… Bu farklı uygulamalar, kuşkusuz kültürel alışkanlıklarla doğrudan bağlantılıdır. İsviçre’nin geleneklerine bağlı, “tutucu” bir ülke olmasına karşın federatif yapısı ve çokkültürlülüğü bu esnekliğe açıktır.

2010’da daha 40 yaşına basmadan festivalin sanat yönetmenliği görevini devralan, Paris sinemateği ve Cannes Festivali “Yönetmenlerin 15 Günü” yan bölümünün eski program sorumlularından Olivier Père, geçen yıl Cumhuriyet için yaptığımız uzun söyleşide (28.08.2011), “Programı oluştururken iki tuzağa düşmemeye özen gösteriyorum. Geniş seyirci ilgisiyle karşılaşacak varsayımıyla sıradan bir ticari filmi programa almadığım gibi, başarısız bulduğum bazı sanat sineması örneklerini de, sadece kimi sinefil çevrelere hoş görünmek amacıyla seçmekten kaçınıyorum. Aslında, bir filmin şu ya da bu türde sınıflandırmaktan, seyircinin ilgisini çekeceği ya da çekmeyeceği gibi kesin yargılardan kaçınmak gerekir. Bence önemli olan, yönetmenin bakış açısının özgünlüğü, yaratıcı yeteneği ve gerçekleştirdiği mizanseninin kalitesidir; deneysel film ya da sanat sineması yapmış olması değil…” diyordu. Bu yıl, yine cömert bir program sunarken ekliyor : “Locarno’ya her yaz film izlemeye gelen çok dilli ve çok kültürlü sinemaseverler için burası bir keşif mekânı, bir düşünce laboratuvarıdır; aynı zamanda da, sinema tarihine eğilen ve bu tarihi yaratanlara saygı sunan farklı bir etkinliktir.”

Ulusal marş açılış gecesine yakışır mı?

65.Açılış gecesinin İsviçre’nin ulusal bayramıyla aynı güne denk gelmesi, “yaşlı” festivale farklı bir ses getiriyor. Sıcak yaz gecesinin berrak ayışığı altında, kasabanın Ortaçağ’dan kalma eski meydanı Piazza Grande’ye yerleşen devasa açıkhava sineması yine dopdolu… 8000 küsur seyirci, plastik koltukların üzerinde buldukları, uzakdoğu tarzında krepon kağıtlı iri fenerlerin pilli küçük lambalarını yakıp, başları hizasına kaldırarak sallamaya başlayınca, festivalin farklı kimliği büyülü bir ışıltıyla dalgalanıveriyor.

O gece bir de sürpriz var : İsviçre’li ünlü mezzo soprano Giuliana Castellani, çocuk korosu eşliğinde, ulusal marşı ülkesinin üç resmi dilinde üç kez seslendiriyor… Tüm dünyayı saran milliyetçilik rüzgarlarının, ülkelerinin en önemli uluslararası film festivalinde bile yankı bulmasından hiç te hoşnut olmayan İsviçreliler çoğunlukta… Bir bölümü, “hiç olmazsa, İsviçre’nin çokdilli ve çokkültürlü kimliği bu manayla vurgulanmış oldu” diyerek avunuyorlar.

Bazı gazeteciler, “bu ne saçmalık böyle!” diye öfkelenirken, 170 yıllık mazisi olan ulusal marşlarının kabuk değiştirme süreci yaşadığının, yakında daha “modern” bir milli marşa sahip olacaklarının da, bu talihsiz ”sürpriz” sayesinde tüm dünyaya duyurulmuş olmasına seviniyorlardı. Bu yeni İsviçre ulusal marşının bestesi kadar güftesinin içeriğini de, bu içeriğin hangi dilden sözcüklerle nasıl ifade edileceğini artık biz de merak edeceğiz….

Pek alkışlanmayan, ulusal içerikli bu ilk adımın ardından, sınır tanımayan yeni bir gizemli sinema yolculuğu başlıyor. Festival 65 yaşında emekli olmaya hiç te niyetli değil. Elimizdeki kalın katoloğun eklektik içeriği, bırakın emekliliği, tam tersine, Locarno’nun yeni bir atılım içinde olduğunu göstermekte. Temel çizgiden sapma yok. Ne genç yönetmenler unutulmuş, ne de sanat sinemasının zor sayılabilecek kimi deneysel örnekleri; ancak, popüler sinema birkaç basamak daha yukarılara taşınmış. Piazza Grande’de neredeyse her gece ünlü bir oyuncu ya da yönetmen konuk edilerek ödüllendiriliyor. Locarno gelecekte daha da “vazgeçilmez” olmayı hedeflemekte…

Charlotte Rampling, Alain Delon, Ornella Mutti, Leos Carax ve diğerleri…

İlk gecenin yıldızı Charlotte Rampling (1946). Vakur duruşu, mesafeli tavrı ardında gizlenen sıcak kimliğinin gözlerine yansımasını engelleyemiyecek kadar heyecanlı ve mutlu. Kendisine verilen ödülü tanımlayan mükemmeliyet kavramının erişilmezliğini anımsatırken içtenlikli. Luchino Visconti’den (1906-1976), umut veren genç yönetmen Steve McQueen’nin (1969) son filmi “Shame”e kadar onlarca unutulmaz karakter yaratan Charlotte Ramling’in yalın bir dileği var: Seyircilerin, yorumladığı karakterler gerisinde kendilerini tanıyabilmeleri, insanlık gerçeğinden yansımalar bulabilmeleri… Bir şampanya markasının adını taşıyan ödülün ardından izlenen Nick Love’un polisiye filmi, hoş bir şampanyanın kabarcıkları gibi geceyi serinletmenin ötesine geçemiyor. Katıksız sinefiller hemen mekân değiştirip, meydanın bitişiğindeki kapalı salona yönelerek, 40 filmden oluşan Otto P reminger toplu gösterisine daha ilk geceden dadanıveriyorlar…

Ertesi gece ödül alma sırası Alain Delon’a (1935) geliyor. İlk kez geldiği Locarno’yu belli ki sevmiş: “Madem festivalin dünyada daha geniş kitlelerce tanınmasını istiyordunuz, beni davet etmek için neden 50 yıl beklediniz !” derken, kendisi kadar festivali de önemsiyor herhalde. Alain Delon, ertesi gün yapılan açıkhava toplantısında da keyifli. Visconti, Antonioni, Melville gibi hem sahneleme sanatını, hem oyuncu yönetimini, hem de kamera gerisinde görüntü yönetmenliği yapmayı bilen usta sinema adamlarının artık yetişmediğinden yakınıyor. Son yıllarda film çekmek istememesinin nedeni de bu. “Ben aslında söylendiği gibi zor bir oyuncu değilim. Sadece bu temel niteliklere sahip olmayan salak yönetmenler için zor bir oyuncuyum” diye ekliyor gülümseyerek…

Yaratıcı Fransız sinemasının özgün adı Leos Carax’tan sonra, Ornella Mutti de Piazza Grande’de onurlandırılacak… Ve en önemlisi, tanınmamış genç yönetmenlerin filmlerinden söz etmeye de zaman kalacak.

Her yaşta aşk…

Jeanne Moreau, ne mutlu ki, “artık Antonioni, Bunuel, Fassbinder, Kazan, Malle ya da Truffaut gibi iyi yönetmenler yetişmiyor” diyerek köşesine çekilmemiş olan has bir ‘sinema kadını’. İlk aşkı tiyatro sahnelerini ışıklandırmayı sürdürüyor; sinema setlerinden festivallere denk genç yönetmenlerin ellerinden tutuyor; incelikli yorum gücüyle unutulmaz yaşlı kadın portreleri çizerken, gerçek sinemanın zaman ve coğrafya ötesi bir sanat olduğunu kararlılıkla anımsatıyor…

Altın Leopar yarışının 19 adayı arasında bulunan “Paris’te Estonyalı Bir Kadın” (Une Estonienne à Paris), Jeanne Moreau’nun son derece bağımsız, bencil ve kırıcı, bir o kadar da kırılgan bir karakterin iç çelişkilerini aynı plan içinde yansıtmayı başaran ustalıklı yorumu ötesinde, farklı temaları birlikte kotaran duyarlı içeriği ve ironik gerçekçiliğiyle de ilk günlerinin en etkileyici filmi oluyor. Fransa ve Amerika’da eğitim gördükten sonra Estonya televizyonunda yönetmenlik ve senaryo yazarlığı yapan İlmar Raag’ın (1968) bu üçüncü sinema filmi, uluslararası düzeyde geniş kitlelere seslenebilecek güçte bir çalışma. Herşeyden önce içtenlikli, duyarlı bir film. Senaryonun gerisinde kendi annesinin yaşam öyküsünün izini sürmüş genç yönetmen. Paris’e yerleşmiş Estonyalı zengin ve yaşlı bir kadına bakmak için Fransa’ya geldiğinde 50’lerinde hüzünlü bir dul olan annesinin yaşama yeniden nasıl bağlandığını, farklı kültürlerin çelişkili zenginliğinde yeni bir aşk yaşayarak, bir anlamda nasıl ikinci kez dünyaya geldiğini klasik bir sinema dili eşliğinde abartmadan, yüceltmeden, gerçekleri süslemeden, taviz vermeden anlatıyor. Alabildiğine özgür bir yaşam sürmüş; kendinden genç erkeklerle tutkulu aşklar yaşamış; Paris’e kendisi gibi sanatçı olmak düşleri peşinde göç eden diğer Estonyalıların küçük hırslarına, kışkançlıklarına pabuç bırakmayan, benmerkezci, otoriter ve halâ iki dirhem bir çekirdek, zamanın izlerine meydan okumaya çabalayan kadın portresine yepyeni boyutlar katan Jeanne Moreau yanında hiç te ezilmeyen Estonyalı oyuncu Laine Mägi(1959), filmin seyircisine verdiği ikinci büyük hediye. Nüanslarla dolu sağlam yorumlarıyla, birlikte ödül almaya layıklar…

Genç kızların eşcinsel tutkusu…

Yelpazenin öbür ucunda yine aşk var. Bu kez New York’ta yaşayan 16 yaşlarındaki genç kızın eşcinsel tutkusu söz konusu. Parçalanmış bir aile, doğal çelişkile, bunamlı ergenlik dönemi ve bu arada yeşeren, giderek te boy atan bir eşcinsel tutku… Sinema eğitimini Chicago ve Londra’da yapan genç yönetmen Bradley Rust Gray’in 3. uzun filmi olan “Jack and Diane”, iki genç karakterini yakın takibe alan, ruhsal dalgalanmalarını deşmeye çabalayan özgün sinema diliyle dikkati çekiyor. Yan temalarla ya da gösterişli mekânlarla izleyicisinin dikkatini dağıtmak istemeyen yönetmene en büyük destek, yorumlarına doğal bir yoğunluk kazandırmayı başaran iki genç oyuncu, Juno Temple ile Riley Keough’tan geliyor. Onlar da En İyi Kadın Oyuncu ödülüne birlikte adaylar…

Altın Palmiye sahibi Tayland’lı yönetmen Apichatpong Weerasethakul’un başkanlığındaki ana jüri, genç sinemanın bu farklı örnekleri arasında çıktığı hoş yolculuğu noktalamakta herhalde zorlanacak.

Öfkelendiren acı gerçekler….

İsvçreliler, yalnız Avrupa’nın değil, belki de dünyanın en meraklı insanları…

Örneğin, yazılı basın burada çok sağlam köklere sahip. Genel krize rağmen, kişi başına satılan gazete sayısında hep öndeler. Her kantonda, Almanca, Fransızca ya da İtalyanca yayımlanan büyük gazeteler yanında, adı pek bilinmeyen kasabalarda bile, farklı yerel dillerde basılan günlük küçük gazeteler bulmak mümkün. Kuşkusuz, eğitim düzeyinin yüksekliğinden kaynaklanan bu temel ilgi, zengin bir devletin sanatçıyı destekleyen kültür politikalarıyla örtüşünce, İsviçre sinemasının belgesel türündeki üretkenliğine şaşırmamak gerekiyor. Locarno Festivali, bu temel üzerinde, belgesel film meraklılarına her yıl zengin bir şölen sunuyor.

Postkoloniyal Afrika’nın bitmez tükenmez sorunlarını daha iyi anlamak isteyenler için, Yukarı Volta’yı bağımsız Burkina Faso’ya dönüştüren Yüzbaşı Thomas Sankara’nın (1949-1987) devrimci süreçte neler yaptığını ve yakın dostu, sağ kolu Blaise Compaoré’nin nasıl ve neden kendisini öldürterek yerine geçtiğini merak edenler, İsviçreli yönetmen Chrisptophe Cuplaine’in ilk filmi “Yüzbaşı Thomas Sankara”yı ilgiyle izliyorlar. İşbirlikçi düzene karşı pragmatik çözümler üreten, uluslararası kurumlara, sözümona dost devletlerin ikiyüzlü politikalarına meydan okuyan, halkını harekete geçiren, son derece özgürlükçü, sağduyulu, karizmatik, radikal sosyalist lider Sankara’nın beş yıl içinde başardıklarının önemini anlamak, yanlışlarından dersler çıkartmak gerekiyor…

Altın Leopar adayları arasında bulunan Çinli yönetmen Liang Ying’in gerçek bir adli olayı anlatan belgesel nitelikli çalışması “Karanlık Bastığında” (When Night Falls), politikayla ilgisi olmayan sıradan bir ‘suçlunun’ dramını, yüreği acılı annesinin çaresiz gözleriyle anlatmasına karşın, bu film nedeniyle ülkesinde başı derde girmiş… Neden şimşekleri üzerine çekmiş Liang Ying? Ekonomik kalkınmanın, sosyal ve politik gelişme anlamına gelmediğini; büyüme hızı rekorlar kıran ekonomisiyle kasaları dolup taşan Çin’in insan haklarına saygısız, hukuk devletinin işlemediği baskıcı bir düzen içinde halkını ezen, totaliter bir ülke olduğunu, bu “sıradan adi olay” gerisinde gösteriyor da ondan… “Karanlık Bastığında” Locarno’dan en iyi yönetmen ve en iyi kadın oyuncu ödülleriyle dönüyor…

“Eleştirmenlerin Haftası” da tümüyle belgesel sinemaya ayrılan bir yan etkinlik. Toplam yedi film sunuyor. Alman, Avusturyalı, Faslı, İsviçreli ve Amerikalı yönetmenler kendi gerçeklerine eğiliyorlar. Toplumsal çözülmelerin, politik depremlerin izlerini sürüyorlar. İsviçreli belgeselci Fritz Ofner, Libya Devrimi sonrasının gerçeklerine bakıyor… Faslı yönetmen Muhammed El Abudi, ülkesinde kadın olmanın zorluklarını, 16 yaşında intihar eden bir kızın, ne yazık ki binlerce benzeri olan dramını beyazperdeye taşıyarak irdeliyor…

Türk sinemasının izleri…

Locarno’da adı her film gösteriminden önce perdeye yansıyan bir Türk yönetmen var ! 25 yıl önce festivalde gösterilmiş olan ilk filminden alınmış bir görüntü üzerine birkaç saniye yansıyıp kaybolan bu ad, yaklaşık 30 yönetmenle birlikte anılmakta. İnce yağmur damlalarının sesini çağrıştıran okşayıcı hafif tınılar eşliğinde perdede belirip kaybolan siyah beyaz karelerden oluşan bu incelikli tanıtıcı klip, festivalle birlikte sinema tarihine de saygı ve özlemle göz kırpıyor. Kimler yok ki içinde? Kim Ki-duk, Atom Egoyan, Michael Haneke, Glauber Rocha, Roberto Rosselini, Vittorio De Sica, Alain Tanner… Bu ustalar arasında Tevfik Başer(1951) de var. « 40 Metrekare Almanya »nın (1986) tutsak kadın kahramanının görüntüsü eşliğinde, Locarno’lu sinemaseverlere günde onlarca kez seslenirken Türk sinema tarihinden güzel bir sayfa açıyor.

Metin Erksan Locarno’ya hiç gelmemiş…

Sinemamızın en yaratıcı adlarından Metin Erksan’ın ölüm haberini Locarno’da alınca Türk sinemasını, bu devasa yaz sinemateğinde en az 50 filmden oluşacak bir seçkiyle tanıtmanın artık gündeme gelmesi gerekir diye düşünüyorum. Eski bir sinematek yöneticisi olan Olivier Père bu tür önerilere açık. Arşivlere bakıyoruz : Festivalde bugüne dek, Avrupa’da yaşayan Türk yönetmenleri de eklersek, toplam 23 Türk filmine yer verilmiş ama aralarında Lütfi Ömer Akad, Metin Erksan, Ömer Kavur, Atıf Yılmaz gibi ustaların yapıtları bulunmuyor. Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Derviş Zaim gibi yeni dönem sinemacılar da yok.

Umut veren bir kısa film…

Bu yaz Locarno’da Zeki Demirkubuz’un «Yeraltı»sını görmeyi bekliyorduk. Festival seçici kurulunun bir üyesi filmi çok beğenmiş, ancak diğer üyelere ve bu yıl daha renkli bir vitrin hazırlayarak popüler izleyiciye göz kırpan, sanat yönetmeni Olivier Père’e pek beğendirememişti… Yine de, “Yarının Leoparları” adlı bölümde yarışan 28 kısa film arasına seçilen Barış Çorak imzalı “Birlikte”, genç Türk sinemasına sesini duyurma fırsatı verdi. Teknik açıdan başarılı, temiz bir çalışma izledik. Canlı haber bülteni sırasında istifa ettiğini açıklayarak yöneticileriyle hesaplaşan genç kadın; kendi evini, eşine haber vermeden kiralık hırsızlara soydurtan genç adam; duyarlı, yorgun iç dünyalar; bir kaza sonucu ölüme birlikte yolculuk gibi farklı konuları diyaloglara pek başvurmadan içiçe işlemeyi başaran Barış Çorak umut veren bir çalışma sunjuyor. Ancak, 15 dakikalık filmin ikinci yarısında yavaş çekimlere fazla ağırlık vermesi yanında, işlediği temaların fazla ‘tanıdık’ olması, “Birlikte”ye kendi dalında ödül yolunu tıkıyor…

Locarno Festivali’nin gelecek yılki simgesinin, bir başka Alain Delon değil de başka bir Jeanne Moreau olması dileğiyle.