BİR YÖNTEM ÖNERİSİ: BEYİN FIRTINASI VE KÜRT SORUNU

Beyin fırtınası; belli bir sorunu / konuyu tartışmak üzere bir araya gelen bir grup insandan herbirinin, belirlenen konuda, saçma, komik, hatta aptalca olmasına bakılmaksızın aklına gelen her fikri söylemesi süreci sonunda, ifade edilen fikirlerin sınıflandırılması, daha sonra da tartışılarak çözümün ne olacağı konusunda anlaşma sağlanması uğraşıdır.

Beyin fırtınasının en önemli özelliği; insanları baskı altında tutan önyargılarından ve koşullanmalardan kurtaran, hayal güçlerini kullanmaya zorlayan (yarayan), yaratıcı bir çözüm arama süreci olmasıdır.

Beyin fırtınasının verimli olması ve başarılı bir sonuç alınabilmesi için katılımcıların kendilerini özgür hissedeceği bir ortamın varlığı şarttır.

Beyin fırtınası, her türlü sorunun çözümü için kullanılabilen, bir öğrenme ve çözüm arama yöntemidir.

Siyasal sorunlara çözüm aranırken de beyin fırtınası yönteminin kullanılması pekâlâ mümkündür.

Ülkemizde hemen her konuda, “her kafadan bir ses” çıkmaktadır. Böylece beyin fırtınasının ilk evresi (akla gelen her fikrin söylenmesi aşaması) gerçekleşmektedir. Gerçi bazılarının sesi daha çok çıktığı için söylenen her fikir kamuoyunda eşit şekilde duyulmuyor. Ancak sosyal medyanın varlığı ve etkin kullanılmasıyla bu sıkıntı da aşılabiliyor. Geriye, ortada uçuşan fikirlerin gruplandırılarak, akıl süzgecinden geçirilip, kristalize edilmiş halde düşünce/fikir paketleri haline getirilmesi kalıyor.

Ancak, bir sorunun çözülebilmesi için öncelikle sorunun “ne” olduğunun tam olarak anlaşılması ve doğru şekilde tanımlanması gerekmektedir. Bu, temel bir mantık kuralıdır: Problemi anlamayanlar, problemi çözemezler.

Bir problemi anlamak ve doğru tanımlamak için uygun yöntemlerin kullanılması gerekmektedir.

Karşı karşıya bulunduğumuz, ya da gelecekte karşılaşacağımız sorunlara çözüm üretmek için kullanılan en uygun yöntemlerden birisi, daha çok askerlerin uyguladığı “Durum Muhakemesi” yöntemidir.

Durum muhakemesinde, önce sorun tanımlanır ve sorunun taraflarını saptamakla işe başlanır. Ardından sorunun taraflarının, soruna etki edebilecek olanak ve yetenekleri nesnel bir şekilde ortaya konur. Bu aşama aynı zamanda, sorunun tarafı olanların, “sorun” konusunda neler yapabileceklerinin tahmin edilmeye çalışıldığı aşamadır. Böylece, tarafların uygulanabilir nitelikteki hareket tarzları belirlenir. Daha sonra da kıyaslama yapılarak, olasılığı en yüksek harekat tarzının ne olacağı belirlenir. Durum muhakemesi sonucunda olası harekat tarzlarının nasıl yönlendirilebileceğine de seçenekler üretilir.

Durum muhakemesi yapan(lar), eğer sorunun bizzat tarafı ise, önce karşı tarafın neler yapabileceğini, daha sonra, bunlara karşı kendi hareket tarzlarının neler olabileceği konusundaki tüm olasılıkları sıralar. Akıl süzgecinden geçirir ve karşı tarafın gerçekleşme olasılığı en yüksek bir veya birçok eylem biçimini saptar. Aynı şekilde kendi davranış biçim(ler)ini belirler. Kendisinin ve karşı tarafın olası tutum veya hareket tarzlarını karşılaştırır, üstün ve eksik yönlerini kıyaslayarak en doğru hareket tarzının ne olacağını saptamaya çalışır.

İşte, gerek karşı tarafın yapacakları (olanak ve yetenekleri) konusunda, gerekse bunlara karşı yapılacaklar (kendi harekat tarzlarımız) konusunda belirleme yaparken beyin fırtınası yönteminin kullanılmasında büyük yarar bulunmaktadır. Böylece hiçbir olasılık dışlanmadan gelecekte yaşanabileceklere karşı hazırlıklı olunur.

Askerler bu yöntemi, düşmanın olası davranışlarına karşı en doğru hareket tarzını bulmak için uygularlar. İç ve dış güvenlik konularında, ileride karşılaşılabilecek olası durumlarda, nasıl davranılması gerektiğin belirlemek için “Plan Tatbikatı” veya “Plan Semineri” adı altında her sorunu çok yönlü incelerler. İnceleme sonuçlarına göre, matematiksel sorun çözme tekniklerini de kullanarak, nelerle karşılaşabileceklerini ve olayları nasıl yönlendirebileceklerini bir senaryo çerçevesinde oynarlar. Buna “harp oyunu” denilir. (Silivri’de devam eden Balyoz Davası böyle bir senaryo gerekçe gösterilerek açıldı!)

Sonuç olarak, beyin fırtınası ve durum muhakemesi, geliştirilmiş bir akıl yürütme yöntemidir. Her iki yöntem de, özgür düşünceli ve akılcı olmayı gerektirmektedir. Yöntemler amaca ve kullanıcısına hizmet eder. Yöntemin kendisinin özel bir misyonu olamaz. Askerlerin kullanıyor olması bir yöntemi emperyalist veya militarist yapmaz. Bu nedenle, yukarıda açıklamaya çalıştığımız yöntem, sosyal ve politik sorunlar konusunda da rahatlıkla uygulanabilir.

Bilimsel çalışmalar ve deneyler ile yeni teknolojilerin denenmesi de benzer şekilde yapılır. Gerçekte yaşanabilecek olası durumların tasarlandığı / simule edildiği modeller geliştirilir. Örneğin İsviçre’nin Cern kentinde yapılan tanrı parçacığını arama denemeleri, evrenin ilk oluştuğu anın similasyonu olarak tasarlanmış ve başarıyla uygulanmıştır. Pilotlar, bu şekilde, gerçek hava koşullarının tasarlandığı modellemeler çerçevesinde yetiştirilir. Hepsi bir senaryo çerçevesinde, sanal olarak gerçekleşen bu tür çalışmaların amacı ileride gerçek yaşamda karşılaşılacak durumlara hazırlıklı olmak içindir.

Sözü artık Türkiye’nin en önemli sorununa getirebiliriz.

Önce doğu sorunu olarak adlandırılan, daha sonra güneydoğu, terör ve son olarak da hepsini kapsayacak şekilde kullanılan Kürt sorununun çözümü için “beyin fırtınası” yöntemi neden denenmesin?

Ayrıca, böyle bir çalışmayı kim yapmalı?

Yapılacak çalışma “bilimsel tarafsızlık” gerektireceğinden, ilk akla gelen kurum, üniversiteler oluyor. Yine, sayıları henüz birkaç taneyi geçmeyen stratejik araştırma kuruluşları ve kimi düşünce kulüpleri de bu işe soyunabilir. Ancak Türkiye’nin üniversiteleri evrensel nitelik taşımıyor, düşünce üretmiyor, sorun odaklı çözümler, öneriler geliştiremiyor.

Toplumda, her sorunun çözümünü siyasal iktidardan veya siyasal partilerden bekleyen bir alışkanlık bulunduğundan, ne yazık ki, düşünce kuruluşları da gelişmemiş durumda. Oysa temel sorunlar, toplumda çözüme açık bir taban bulunursa, yaratılırsa ancak çözülebilir. Böyle bir toplumsal tabanı yaratacak olan ise; üniversiteler, bağımsız medya, düşünce kuruluşları ve aydınlardır.

Sayılan bu aktörlerin yetersizliğini biliyor ve görüyoruz. Türkiye’de sivil toplumun cılız kalmasının nedenini de bu yetersizlik oluşturuyor.

Toplumun ve yurttaşın özgürleşememesi, katılımcı bir siyasal ortamın bulunmaması, politikanın merkezinin başka yerlerde oluşması, basın ve ifade özgürlüğünün tam olarak kullanılamaması, toplumu muhafazakârlaştırma politikaları siyaset yapmayı dar bir kulvara hapsediyor. Bu nedenle de toplumun sorun çözme yeteneği gelişemiyor. Sorun çözme alışkanlığı gelişmemiş bir toplumun siyasal temsilcileri ise “neme lazım” anlayışıyla davranarak, sorunları köktenci bir yaklaşımla çözmek yerine idare-i maslahatçı olmayı yeğliyorlar.

Kürt sorunu, bu ülkede yaşayan her bir yurttaşı doğrudan ilgilendiren bir aşamaya gelmiştir. Bu nedenle her yurttaşın bu konuda söz söyleme hakkı olduğunu düşünüyoruz. Önemli olan sözü olanın söyleyebileceği barışçı, demokratik bir ortamın yaratılmasıdır. Bu ortamı sağlamak görevi ise hiç kuşkusuz siyasal iktidara düşmektedir.

Sorun ciddi ve ülkenin geleceğini etkileyecek düzeydedir. Sorun ertelenemez noktadadır. Ortak aklı bulmak üzere, toplumsal beyin fırtınasına gereksinim olduğu anlaşılıyor.