BARIŞ’LARIN SAVUNMASI

Çağlayan Adliye Sarayı’nın “görkemli” yapısıyla adalet arasında en yakın bağlantı “sanık savunmalarıyla” kurulabiliyor. İlerde bu savunmalar hukuk fakültelerinde ders olarak okutulabilir.

Davayı gözlemci olarak izleyen genç savcı adayları da eminim bu savunmalar karşısında önemli mesleki bilgi-birikim elde ediyorlardır.

14 Eylül 2012 Cuma günkü duruşmada önce Barış Pehlivanoğlu ardından da Barış Terkoğlu öylesine detaycı, titiz, özenli, dikkatli savunmalar yaptılar ki, mahkeme heyetinin önüne “tahliye” dışında bir seçenek bırakmadılar. İki Barış’ın ortaya koyduğu tartışılmaz gerçekleri, iddianamedeki dayanaksızlığı mahkeme heyeti de kendi çabalarıyla görebilirdi. Ama bu görev sanıklara düştü!

Barış Pehlivanoğlu TÜBİTAK’tan gelen raporun nasıl okunması gerektiğini ilkokul çocuklarının bile rahatlıkla anlayabileceği netlikte izah etti. Salonda bulunan bizlerle birlikte herkes de anladı. Bir gazeteci bu savunmayı dinledikten sonra şöyle diyordu:

-Valla benim başıma böyle bir şey gelse, bu kadar net çözümleme yapamayabilirim!

Avukat Fikret İlkiz de anında fırçasını atıyordu:

-O zaman da sen gazeteci olamazsın! Bu davada Metin Göktepe’yi izleyen gazeteciler gibi gazeteci olmadığı için bu savunmalar şaşkınlık yaratıyor.

Kimse hiçbir şey okumuyor!

Barış Pehlivanoğlu’nun savunmasından birkaç satır aktaralım:

-4 Şubat 2011’da bizim bilgisayarlarımızın incelenmesi için mahkeme kararı çıkartılıyor. 5 Şubat 2011’de bu virüslü dosyalar bize gönderiliyor! Bunda hiçbir tuhaflık yok mu?

-Yine Müesser Yıldız’a bilgisayarı incelenmeden 30 dakika önce bu bilgisayarda olan virüslü dosyaya ait sorular soruluyor! Bunda da bir tuhaflık yok mu?

-TÜBİTAK raporunun en sonunda deniliyor ki, Oda TV’nin bilgisayarları sosyal mühendislik saldırısına maruz kalmıştır.

-Bu saldırının kaynağı ile iddianamenin omurgasını oluşturan polis fezlekesi arasında kuvvetli bağlar mevcuttur.

-Bu virüslü dosyaların aynı merkezden atıldığı raporda görülmektedir. İlk elde DİSK’ten atılmış gibi görünse de yapılan incelemede bunların ABD’den bir bilgisayardan geldiği kesinleşmiştir!

Barış’ın savunması bittiğinde bütün salon alkışlamaktan kendini alamadı.
Barış Terkoğlu ise sözlerine mahkemeye ve hukuka olan “güvenini” ortaya koyarak başladı:

-Artık bu mahkemeden adalet beklemeyi, hukuk beklemeyi kendi adıma aptallık sayıyorum. Oymayan şey istenmez, beklenmez. Çünkü söz bitti!

-Tutuklandım, neredeyse iki yıl oldu. İçeri girdiğimde 30 yaşındaydım. Şimdi 32 oldum. Tutuklandığımda bana 5 soru sordular. Bir tanesi bile terör örgütüyle ilgisi yoktu. Ama 20 aydır içerdeyim.

Barış Terkoğlu uzun ve özenli savunmasında kimseye kıpırdayacak yer bırakmamıştı:

-Önder Ataç, bize mail yoluyla kitap taslağını gönderdi, yazar olmak istedi.

Kabul etmedik. Bir milletvekilinin gizli kamera kayıtlarını gönderdi, reddettik.

Sonra basına servis etti. Önder Ataç bu davanın ihbarcısı oldu, ben sanığı…

Savcılar Ataç’ın maillerini sakladı. Dosyaya bile koymadı. Benim özel hayatım ise servis edildi. Siz de bunu kim yaptı diye sormadınız. Şimdi buna hukuk mu diyeceğiz? Öyleyse yazıklar olsun bu hukuka!

Mahkeme bu savunmalar karşısında 20 aylık tutukluluğun “yeterli” olacağına kanaat etti, iki Barış’ı salıverdi. Daha önce tahliye edilenlerle birlikte bu davanın esastan çöktüğü TÜBİTAK raporuyla bir kez daha tescil edilmiş oldu.

Şimdi soru şu:

-Genç gazetecilere bu komployu kuranlar ne olacak?

Çünkü ortada bir tezgâh var. Bu da mahkemede ortaya çıktı!

Erdoğan Başkan, Türkiye Şampiyon!

Başbakan Tayyip Erdoğan’a yakın bir isim geçtiğimiz günlerde “Sayın Başbakan Başkanlık sisteminin tartışılmasını istiyor” açıklaması ile AKP’nin demokrasiye olan bağlarını tamamen kopartmadığını ortaya koydu.

Başkanlık sistemi, Erdoğan’ın istediği biçimde nasıl tartışılabilir?

Bu konuda fikir jimnastiği yapılım:

1)Tayyip Erdoğan Başkan olsun!

2)Hayır, Erdoğan başkası Başkan olmasın!

3)Eğer Erdoğan Başkan olamayacaksa o zaman başkanlık sistemi olmasın!

4)Başkanlık sistemi, en fazla milletvekili bulunan partinin önerileri doğrultusunda olsun!

5)Üç dönem üst üste başbakan olan kimse doğrudan başkan olsun.

6)Başkan adaylarının boyu net 1.85 m. üzerinde olsun!

7)Başkan adayları hem İstanbullu Kasımpaşalı, hem de Karadenizli ve Rizeli olsun!

8)Başkan adayları hayatlarının bir dönemlerinde futbol oynamış olsun!

9)Başkan adayları van minüt düzeyinden daha geri bir İngilizce sahip olsun!

10) Olursa böylesi olsun!

Tuncay Özkan’ı kurtarmak!

Gazeteci Tuncay Özkan tutuklandığından bu yana 4 yıl geride kaldı, içerde 5. Yılına adım attı. Kesintisiz 4 yıl hapislik yaklaşık olarak 10 ile 13 yıl arası cezaya denk düşüyor.

Tuncay’ın arkasında ceset var mı? Cinayet? Adam kaybetme?

Yok!

Tuncay Özkan’ın bütün “icraatları” ortada… Gazete yazılarında, televizyon programlarında, kitaplarında… Hiç kimse o kitapları okuyarak gidip bir başkasını öldürmedi…

Cumartesi günü (15 Eylül 2012) Caddebostan Kültür Merkezi’nde (CMK)Tuncay Özkan’ın durumuna dikkat çekmek için kitlesel bir toplantı yapıldı. Bu toplantıların can alıcı öğesi elbette (babası gibi mücadeleci olacağı belli olan) Tuncay’ın kızı Nazlıcan’ın kişiliği… Nazlıcan tam anlamıyla boyundan büyük işleri başarıyla kotarıyor. Toplantıya katılan pek çok kişi aynı görüşteydi:

-Nazlıcan, babasını içerden çıkartacaktır!

Cumartesi günü yaz sıcağından arta kalan bir günde CMK’nin en üst katındaki salonu en arka koltuğuna kadar doluydu.

Bütün olağanüstü dönemlerin kıdemli mahkumu Ali Sirmen yine oradaydı.

Bedri Baykam, Merdan Yanardağ, Şükran Soner, Can Ataklı ve CHP milletvekili Melda Onur dayanışma sıralarında yerlerini almışlardı. Tuncay’ın mektubunu bir gün önce Silivri’den kurtulan Barış Terkoğlu okudu.

Bu tür dayanışma toplantılarında “birlik” için ortak paydayı gezdirmeye başlayınca, dayanışmanın da özü boşalabiliyor.

Mesela bir konuşmacı “Tuncay Özkan’a özgürlük” toplantısının sınırlarını biraz daha genişletti:

-Sezen Aksu bu ülkede konser verememeli!

Aynı konuşmacı hangi gazetelerin okunup-okunmayacağının sınırlarını da çizdi:

-Aydın Doğan’ın gazetelerini okumayın, muhalif gazeteler Aydınlık, Yurt ve Cumhuriyet okuyun!

Toplantıda bulunan Hürriyet’ten Yalçın Bayer kalkıp gitti. Bu yazının yayınlandığı BirGün’ün okunmaması gereken gazeteler arasında bulunmasını anlamakta zorladık. Tıpkı Evrensel, Özgür Gündem gibi…

Tuncay Özkan’ı Silivri’den kurtarmak için yapılan toplantının en temel talebi bu olmalıdır:

-Tuncay Özkan’a özgürlük!