DOĞRU YAŞAM MI? HANGİSİ?

ABD’li genç bir yazar Charles Eisenstein. “Kutsal Ekonomi: Para, Hediye ve Geçiş Çağında Toplum” kitabı geçen yıllarda ciddi ses getirmişti. Bilişim Zirvesi’nin dünkü açılışında ana tema konuşmacısı olduğunu görünce, gidip dinledim. Para, ekoloji ve teknoloji üçgeninde küçük bir ufuk turu attırdı Eisenstein. Sorular sorarak. Örneğin “Bugün geçmişten çok daha mı mutluyuz” diye sordu. Yaşamımızda teknolojinin rolünün ne olduğunu sorguladı: Teknoloji, insanlığın binlerce yıllık yolculuğu sonunda bugünkü noktaya geldi. Avcılıktan, tarım toplumuna aradan sanayi toplumuna ve şimdi de bilgi toplumuna dönüştü. Peki, tüm bunlar ne için? Geniş bant ağlar, telefonda daha fazla konuşmak insanlarla daha yakın ilişki kurduğumuz anlamına mı geliyor? Birbirimizi daha mı iyi tanıyoruz? Yoo hayır. Apartman komşusunu bile tanımıyor kimse. İnsan emeği ve günün yerini makine ve teknolojinin alması, bize daha az çalışma, daha çok kendimize zaman ayırma olarak da geri dönmedi. Asla zaman öyle kısaldı ki boş vakit bulamamaktan yakınıyor herkes. Teknolojinin bize hizmet etmesi gerekirken teknolojiye hizmet eden biz oluyoruz. Neden daha az çalışmıyoruz? Onu yerine daha çok üretmeyi ve daha çok tüketmeyi seçtik, çünkü para sistemimiz ekonomik büyüme üzerine kurulu. Yabancılaşmaya, rekabete, kıtlığa, dağılmış toplumlara ve bitmek tükenmek bilmeyen büyüme zorunluluğuna neden olan bir para sistemi bu. Bu, aynı sistem devam ettikçe krizlerin asla ortadan kalkmayacağı gerçeğini de ortaya koyuyor. Kimi geçer gibi oluyor ya da öyle sanılması isteniliyor ama aslında sadece erteleniyor. Çünkü sistemi biraz daha genişletiyorlar ve her şey daha iyi olacakmış gibi davranıyorlar… İşte böyle diyor Eisenstein ve artık doğanın tıkandığı bu noktada bir geçiş döneminde bulunduğumuzu söyleyerek “para tarafından yönetilen” dünyada, “doğru yaşam” ve idealler doğrultusunda nasıl yaşanacağı konusunda endişelenenlere bu geçişin bireysel boyutlarını ele alarak hitap ediyor.

Eisenstein’ı dinlerken birkaç ay önce İstanbul Bağımsız Film Festivali’nde izlediğim Mahşerin Dört Atlısı (Four Horseman) adlı belgesel geldi. İngiliz yönetmen Ross Ashcroft’un bu son derece ilginç belgeselini adını veren “dört atlı” ise şöyleydi: Borca dayalı bir mali sistem, örgütlü şiddet, eşitsizlik ve yoksulluk.

Sonuçta hepsi dönüp dolaşıp aynı kapıya çıkıyor. Dünyanın hemen hemen her köşesi içeriği ya da boyutu farklı olsa da bir şekilde krizlerin içinde. Avrupa finansal sorunlarla boğuşurken ABD çökmekte olan sağlık sistemi artan işsizlikle boğuşuyor, Ortadoğu ülkeleri derin siyasi krizlerin ve savaşların toz dumanında; Asya’da çevresel sorunlar, ekolojik facialar toplumsal yaşamı sarsıyor. Hiç olmadığı kadar büyük bir hızla dönüşüyor dünya. Endüstriyel toplumların gelişiminde geldiğimiz noktada ekonomiden sağlığa eğitimden tarıma pek çok sistem kriz halinde. Yaşanılan sosyal ve ekolojik krizlerin temelinde ise sonsuz büyümeye ve kâra odaklı, rekabet ve yokluk bilincinin ürünü bir ekonomik anlayışı görüyoruz. Ve gelinen noktada şu soru ile karşılaşıyoruz ister istemez: Bugün insanlık geçmişte olduğundan daha mı mutlu? Mutlu değilse neden değiştirmek için farklı yollar denemiyor?

Albert Einstein’in meşhur sözü, “Delilik: Aynı şeyi tekrar tekrar yapıp farklı sonuçlar beklemektir” günümüz dünyasının durumunu o kadar iyi özetliyor ki? Tıpkı Türkiye’de yaşadıklarımız gibi. Hallaç pamuğuna dönmüş durumdayız. Yargı, eğitim, ordu darmadağın… Ortada işlenmiş suç yok ama insanlar, gazeteciler, akademisyenler, bilim adamları yıllardır hapiste. Her gün onlarca kadın öldürülüyor. Gençler mutsuz, işsiz, cahil.. Terör artık durdurulamaz halde. Buna karşın her gün yeni AVM’ler açılıyor; yeni köprüler, yeni yollar… Tüket Türkiyem.. Yaz sezonu bitti ve halkımız tatil yerlerinden döndü ve yeniden televizyon dizilerinin başına geçti. Afyon hazır yani. Yoksa herkes çok mutlu da bizler hariçten gazel mi atıyoruz?