DOKUNULMAZ OLMAK!

Barış ve Demokrasi Partisi (BDP) Urfa milletvekili İbrahim Binici yaklaşık bir yıl önce Suruç ilçesinde bir taziye ziyaretine gidiyordu. Beraberinde 55-60 kişilik partili topluluk vardı. Suruç girişinde olağanüstü güvenlik önlemleriyle kafile durduruldu.

İbrahim Binici “ben milletvekiliyim” dedi:

-Müsaade edin geçelim!

Çevirmeyi yapan Terörle Mücadele Birimi elemanı sert bir ses tonuyla komut verircesine haykırdı:

-İn aşağı!

Binici indi çevreye baktı, uzaktan il emniyet müdür yardımcısının orada olduğunu gördü. Demek ki şikâyet edebileceğimiz hiç kimse kalmamış diye düşündü. Milletvekili kimliğini verdi, sonra da arkadaşlarına seslendi:

-Lütfen arkadaşlar kimliklerimizi verin!

Cenaze evine gidecek olanlar sabırla beklemeye başladılar. Bir saati aşkın süre sonunda kimlikler geldi. Kalabalık araçlarına binmek üzereyken bir komut daha çınlattı etrafı:

-Araçlara binemezsiniz!

İbrahim Binici ve arkadaşları 200 metre ilerdeki taziye evine doğru yürümeye başladılar. Yaklaşık 25-30 adım ilerlemişlerdi ki, bir gürültüyle geri döndüler. Toma adlı tazyikli su sıkma aracı kalabalığın üzerine doğru su sıkarak hareketlenmişti.

İbrahim Binici şaşkınlıkla “durun” diyebildi. Ama polis birliği durmadı, tam tersine vurmaya başladı:

-Yürüyüş yapamazsınız, dağılın, yoksa dağıtacağız!

Aynı anda 15-20 polis Urfa milletvekilinin üzerine doğru geldiler. Hayır, “korumaya almak” için değil… Hep birlikte coplarını sırtına, baldırlarına ve ayaklarına indirmek için..!

Binici bir yandan tazyikli su, bir yandan coplu saldırı ile yere yıkıldı, üstü başı çamur içinde, sırtı bacakları da çürük içinde kaldı. Suruç Kaymakamını aradı, yoktu. Adliyeye gitti, nöbetçi savcı onunla ilgilendi:

-Böyle rezalet olmaz dedi.

Ama olmuştu işte… Soruşturma açıldı. Binici ile birlikte taziye evine gitmekte olanlardan 23 kişi tutuklandı, dokuz ay hapiste kaldılar.

Dokunulmazlığı olan milletvekili İbrahim Binici’yi coplarla döven, yaralayan polisler mi? Onlar bulunamadı!.. Binici ile yüzleştirilen polislerin hiç birisi onu döven ekipten değildi. Haliyle de teşhis yapılamadı.

Basit değil mi?

Kürtler bu kadar “basit olmasın” istiyorlar dokunulmazlığı olan bir milletvekilinin böylesine hırpalanıp, yaralanmasını ve yapanların da yanında kâr kalmasını…

Her toplumsal sarsıntıdan sonra hayatlarını normal insanlar olarak yaşayanlar, cenaze törenlerinde, cenaze haline gelme riski taşımayanlar durup soruyorlar:

-Yahu bu Kürtler ne istiyorlar?

Herkes birbirini bitiriyor!

Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç PKK tarafından gerçekleştirilen son saldırılar için önemli, değişik, hiç söylenmemiş, hatta kimsenin aklına bile gelmemiş, olağanüstü açıklamalar yaptı:

-Çılgınlık düzeyindeki son eylemleriyle, PKK kendini bitirme noktasına doğru ilerliyor!

Bu AK Parti’nin görüşü… Parti temsilcisi söylüyor, televizyonlar yansıtıyor, gazeteler yazıyor. İnternet siteleri de öyle…

Bir de “karşı görüş” var ki, onu Türk medyası (aman propaganda olmasın düşüncesiyle) pek yansıtmıyor. Zaten 1984’ten beri hep böyle “sorumlu” daha doğrusu “sorunlu” davrandığı için kamuoyu esas gerçeği değil, devletin resmi propagandasını öğrendi.

Mesela Avrupa’da yayınlanan Serxwebun gazetesi son gelişmeleri kendi açısından aynı Bülent Arınç gibi değerlendiriyor:

“Gerilla direnişi AKP’yi çözüyor!”

Bu başlığı takip eden satırlar da şöyle: “Karşımızdaki güç çökme noktasında. Yani savaş gücü yok!”

Daha geniş coğrafyayı kapsayan bir siyasi tahmini de ekliyor:
“Belki de Suriye’deki yönetimden daha önce Türkiye’deki yönetim çözülebilir!”

Bu tespit belki “uçuk” gelebilir. Ama PKK 15 Ağustos 1984’te Şemdinli ve Eruh baskınlarını yaptığında ANAP lideri Başbakan Turgut Özal şöyle demişti:
-Birkaç çapulcunun işi önemsenmeye gelmez!

Bugün aradan 28 yıl geçti. Turgut Özal ve onun kurduğu ANAP yok. Özal’ın “çapulcu” dediği PKK ve lideri Abdullah Öcalan ise var. Her ikisi de hayatın gerçekleri…

Türkiye kamuoyu bölgenin gerçeklerini tam olarak öğrenmek hakkına sahip olmalıdır. Bu da “özgür basın” sayesinde mümkündür. Ama esas sorun şurada ki, özgür basın, ne kadar özgür olmak istiyor?

İnanç turizmi canlanacak!

Kahramanmaraş’ta farklı inançların bir arada yaşamasını temel alan bir sempozyum düzenlendi, devam ediyor.

Toplantıyı düzenleyenlerin basına yaptıkları açıklamaya göre bu tür çalışmalar bölgeye ekonomik canlılık getirecek inanç turizmini geliştirecekmiş.

Farklı inançlar, canlılık, can…

Bunların hepsi Kahramanmaraş ile birlikte anıldığında insanın aklına1978 yılında farklı bir inanç grubuna dahil olanların evlerinin işaretlendikten sonra nasıl katledildiği geliyor!

Günümüzde ise iktidarda bulunan partinin sözcülerinin ağızlarını her açtıklarında farklı inanç sahiplerini inançları yüzünden nasıl aşağıladığı geliyor.

Bu kadar defo ile “inanç turizmi” üzerinden para kazanmak için yapılan bilimsel toplantıların acaba inandırıcılığı oluyor mu?

Maltepe’de şeker savaşı

Türkiye Diyabet Vakfı kendi imkanları ve fedakar bir sağlık ekibiyle dünyanın en önemli hastalığı ilan edilen diyabete karşı mücadele yürütüyor.

Vakfın İstanbul Anadolu yakasındaki merkezi Kadıköy Göztepe’deydi. CHP’li Belediye 2007’de vakfı binasından attı. AKP’li Maltepe Belediyesi kendi sınırları içinde Küçükyalı’da vakfa bir bina tahsis etti.

Diyabet Vakfı Anadolu yakasındaki hastalar için ulaşılabilir bir mekana konuşlandı. Gelgelelim Maltepe Belediyesi 2009’da AKP’den CHP’ye geçti.
Ve “aslan sosyal demokratlar” yapılabilecek en kötü şeyi yaparak Diyabet Vakfı’na karşı savaş açtı.

Ama ne savaş?

Binadan atmak için hukuki yolu kaybeden Maltepe Belediyesi şimdi de fiziki taarruzlara başladı. Önce vakfın asansörünün beynini söküp götürdüler!

Böylece yaşlı hastalar üçüncü kattaki tesise çıkamaz hale geldiler.

Gelebilenler için bir hamle daha yapıldı, binanın kapısına kum tepeleri yerleştirildi!

Mücadele edecek hiçbir şey kalmamış gibi toplumsal hizmet veren ve kar amacı gütmeyen bir sağlık kuruluşuna karşı seferberlik ruhuyla taarruz eden Maltepe Belediyesi’ne karşı parti içinden “Ne yapıyorsun kardeşim?” diyecek bir yönetici yok mu?