BASKI ŞART MI?

-Karar için müzakereye çekildiğimizde telefonumu almadım, korumama bıraktım.

Bu sözler,İstanbul Özel Yetkili 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı Ömer Diken’in dünkü köşesinde açıklamaya yer veren Orhan Birgit buradaki ironiyi iyi işlemiş.

Sayın Ömer Diken’in mizaha ne kadar aşina olduğunu bilmiyorum, ama Balyoz Davası’na bakan mahkemenin Başkanı’nın .şu sözlerini uzun uzun düşündüm:

-Kimse bize baskı yapamaz.

Sayın Ömer Diken, özellikle kaldırım dilberlerinin sık sık bir kuru namus için yaşadıkları nı ileri sürdükleri diyarlarda çok işitilen türden, bu laftı etmek zorunluluğunu neden hissetti acaba?

Herhalde kendisini, rahatsız eden,12 eylül 2010 referandumundan sonra, yargının tümüyle iktidar güdümüne girdiği yolundaki ciddi kamuoyu algısı olsa gerek.

Buna bir de genelde özel yetkili mahkemeler, özelde de bizzat kendi başkanı olduğu heyet ile ilgili ileri sürülenler eklenince, Sayın Yargıç’ın rahatsız olduğu anlaşılıyor.

Tabii biz kendilerine, karar günü telefonla talimat verileceğini tahmin etmiyoruz.

Yürütmenin veya yürütme dışında herhangi bir kurumun, örneğin bir cemaatin yargıya talimat verdiği iddiası sıkça ileri sürülüyor.

Doğru mudur bilmem.

***

Ama terör konusunda her önlemin alınacağını söylerken, “yargıya gerekenin söylendiğini” kamuoyuna açıklayan, bizzat Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’dır.

Onun için, mahkemelere gerekenin söylendiği konusunda kaygı ifade edenleri, yargı mensuplarımızın anlayışla karşılamaları daha doğru olur.

Yine de bütün bunlar, Sayın Ömer Diken’in neden bize kimse baskı yapamaz açıklamasına neden gerek duyduğunu anlaşılır kılıyor.

Yoksa durup dururken, böyle bir açıklama yapsaydı sorardı insan kendine:

-Allah Allah, Sayın Başkan neden böyle bir açıklamaya gerek duydu ki?

Gerçekten de, herkesin mahkemelerin adaletinden kuşku duymadığı bir ülkede, hiçbir yargıç, bana kimse baskı yapamaz türünden bir açıklamaya gerek duymaz.

Ayrıca, öyle haller olur ki, insanlar yargıçların kişiliklerinden hiç kuşku duymazlar da, yine de,onların mensubu bulundukları mahkemelerin yapısıyla, adalet kavramını bağdaştıramazlar.

Nitekim, çağdaş ve demokratik ülkelerde, özel yetkili mahkemeler ile adaletin bağdaşamayacağı yaygın genel kanıdır.

Ayrıca, demokrasilerde adaletin güvencesi hakimlerin seçkin ve güvenilir kişilikleri olamaz.

***

Bir ülkede eğer şunlar söylenebiliyorsa, orada adalet esas değil, tesadüf demektir:

-Hiç merak etme bu davayı bakan yargıç öyle adamdır ki, baskıya pabuç bırakmaz.

Yani söz konusu dava Hakim X yerine hakim Y e düşseydi, yanmıştı sanık.

Bu durumda adaletin güvencesinden değil, tesadüften bahsedilebilir.

Zaten adaletin kural olmadığı ülkelerde baskıya gerek de yoktur. Örneğin Nazi Almanyası’nda yargıçlar karar verirlerken, “eğer Hitler olsaydı benim yerimde, bu durumda ne karar verirdi?” diye düşünüp ona göre davranmakla yükümlüydüler.

Görüyorsunuz bu durumda, baskıya telefonla talimata falan da gerek kalmıyor.

Diyeceğim o ki, adaletin çiğnenmesi için, baskının şart bile olmadığı durumlar en vahim hallerdir.

Sayın Ömer Diken’in ve heyetin, baskı altında olduğunu kanıtlayacak delili olmayanların hepsi, yani, herkes, açıklamanın doğruluğunu kabul zorundadır.

İyi de bu neyi değiştiriyor?

Bir mahkeme kararının adil olmamasındaki vahamet yalnızca baskıyla alınmış olmasına mı bağlı?

Bir kararın adil olmaması için baskı şart mı?

Sahte oldukları güvenilir uzman kuruluşlar tarafından açıklanmış olan delilleri bile tartışmadan verilen ve ağır mahkumiyetleri içeren bir kararın baskı sonucu olması mı, yoksa olmaması mı daha vahimdir?