SEÇİM VE GENÇLİK

Sevgili,

Başbakan’ın önceki gün Yıldız Teknik Üniversitesi’nde yaptığı konuşmada, seçilme yaşının 18e indirilmesi önerisini okuyunca bir kez daha acı acı gülümsedim.

Hep bizim kuşağın şimdikilere oranla talihsiz olduğunu düşünmüşümdür. Öyle ya!

Ben gençken yaşlılar revaçtaydı. Yaşlılıkta bilgelik vehmedilirdi.
-Sık dişini nasıl olsa sen de yaşlanır, kaale alınacaklar arasına girersin derdim.

Sonunda yaşlandım.

Ama devir değişmişti, artık yaşlılar değil, gençler revaçtaydı.

Yine de, seçilme yaşının 18 e çekilmesini destekliyorum.

Zaten seçme ve seçilme yaşı ayırımının da ne kadar gerçekçi olduğu tartışmalı.

Gerçekten, seçme yetisi olanın seçilebilmesi de doğal değil mi?

“Sen seçersin, ama seçilemezsin!” demek, ne derecede gerçekçi?

Seçme için yaş sınırın bulunmasının da ne kadar yerinde olduğu da tartışılır aslında.

Madem ki, insan salt insan olmaklığı dolayısıyla bazı haklara doğduğu andan itibaren sahip oluyor, neden seçim hakkını kullanmak için beklemek zorunda kalıyor?

***

Eğer seçme yaşı olmasının gerekçesi olarak, insanın iyiyi kötüden ayırabilme yetisine erişmesi zorunluluğu gösteriliyorsa, o zaman bu iyiyi kötüden ayırmanın insanın doğumla kazandığı bir yeti olmadığını zamanla edinildiğini kabul ediyoruz demektir.

Bu savın tartışılmasız kabulü kolaydır da, sonradan çıkacak diğer sorular netamelidir.

Madem ki, seçme hakkı, iyiyi kötüden ayırma konusunda belirli bir düzeye gelince elde edilliyor. O zaman yalnız yaş seçim yapabilmek için yetmez.
“Bilgi toplumu” denen çağımız toplumunda, iyiyi kötüyü, doğruyu yanlışı birbirinden ayırmakta, yaş kadar eğitimin de etkisi yadsınamaz. O zaman neden eğitim ve bilgi düzeyi de, seçme hakkının kriterleri arasında yer almıyor?

Cahil seçmenlerin toplumunda demokrasi mi, yoksa demagoji mi egemen olur?

Gerçi, tartışmayı bu noktaya taşıyınca , iş daha da çatallaşıyor.

Öyle ya!Özgürlük toplumlarında her şey görece değil midir? Oralarda kesin iyi ve kötü olabilir mi?

Neyin iyi neyin kötü olduğuna kim karar verecek?

Oy çokluğu desen o da sorunu çözmüyor. Çoğunluğun iyi dediğinin tersini yapmak veya istemek olanağı olacak mı? Olmayacaksa, çoğunluğun istediğini oyuyla azınlığa da dayattığı bir çoğunluk diktasına dönüşmeyecek mi toplumsal yaşam?

Bana kalırsa, Melih Cevdet Anday’ın “iyi toplumlarda, kötülük gibi iyiliğe de yer yoktur” tümcesinin üzerinde derin derin düşünüp öyle karara varalım derim.

***

Olaya doğru ya da yanlış açısından baktığımızda, sorun daha az dayatmacı hal alıyor, ama yine de çözümsüz kalmayı sürdürüyor.

Gerçekten doğru nedir, kime neye göre, doğrudur? Yanlış için de durum aynı.
Varsayalım ki, bu sorunu çözdük ve işi basite indirgeyerek,” iki kere iki dört eder, doğru, beş eder yanlıştır” dedik.

Peki toplum yaptığı seçimle “iki kere ikinin beş ettiği” kararına varırsa ne olacak?

Toplumun yaptığı seçim yanlış diye sonucu iptal mi edeceğiz?

Yoksa toplum öyle söyledi, demokraside “vox populi” (halkın oyu) kutsaldır diyerek, iki kere ikinin beş etmesini doğru mu kabul edeceğiz?

Halk böyle istedi diye yanlış doğru kabul edilir mi?

O zaman ne yapacağız, yanılmayı mı yasaklayacağız?

Demokrasilerde halkın yanılma özgürlüğü yok mu?

Görüyorsun ki iş karmaşık. Hatta aslında salt seçme ediminin kendisi de tartışmalı.

Gerçekten acaba, seçim etkin özgürleştirici bir eylem mi, yoksa edilgin tutsaklaştırıcı bir edim mi?

-Bir şeyi özgürce seçip alıyorsun, demek ki özgürleştirici, diye yanıtlayabilirsin beni.

Ama “acele etme” derim. Unutma! Bir şeyi seçerken, bir çok olasılıktan vazgeçiyor, yani bir alırken, bir çoğu da bırakıyor, hareket alanını daraltıyorsun.

Bak seçilme yaşıyla başladık, nerelere kadar vardık.