MERİTOKRASİ… DEMOKRASİ

İlginç tesadüf dünya ekonomisine yön veren iki dev, ABD ve Çin aynı dönemde liderlerini seçtiler. Demokratik bir seçimle yeniden işbaşına gelen Barack Obama ve Çin Komünist Partisi Genel Sekreterliği’ne seçilerek görevi mart ayında Hu Jintao’dan devralacak olan Xi Jinping. Amerikan seçimlerini tüm dünya büyük ilgi ile izledi… Dev ekranlardan ve sosyal medyadan… Coşkulu alkışlarla, sanki seçim kendi ülkesinde olmuş gibi kutlamalarla…

Çin Komünist Partisi’nin 18. kongresi ise daha çok kendi ülke ve bölgesel sınırları içinde kaldı… Batı basınına yansıyan yanı “demokrasinin D’si bile olmayan bir ülkenin planlı lider değişimi” çerçevesinde kalırken, Çin’in yıllardır sürdürdüğü baskıyı dünya kamuoyunun gündemine getirmek isteyen Tibetlilerin kendilerini yakması haber oldu. Ve tabii Çin’in getirdiği yasaklar, kongre süresince rejim muhaliflerinin Beijing dışına çıkarılması…

Hepsi tamam ama şurası bir gerçek ki, 3 trilyon dolarlık döviz rezervine sahip, dünyanın üretim atölyesi olmanın daha da ötesine geçip katma değerli ürünleri ile küresel piyasalarda söz sahibi olma vizyonunu sürekli geliştiren, beyin gücünü hayranlık verici şekilde iyi kullanan bir Çin yönetimi var karşımızda… Ve ister kabul edelim, ister etmeyelim sessiz sedasız iki siyasi modelin rekabetini izlemekteyiz: Meritokrasi ve demokrasi…

Meritokrasi liyakate dayalı bir sistem. Wikipedia’da meritokrasi tanımı şöyle: “Bu yönetim şeklinde idare erki, üstün özellikleri olduğu düşünülen kişiler arasında paylaştırılmaktadır. Kayırma yoktur. Özellikle kamu yönetiminde daha bilgili ve yetenekli kişilerin seçilmesi ve yine hizmet içindeki ilerleme, yükselmelerinin bilgi başarı yetenek kıstaslarına göre yapılmasını amaçlar…”

International Herald Tribune’ün önceki günkü sayısında Çin’e ayrılan görüşler sayfasında 2 farklı makale vardı. Wang Lixiong isimli rejim muhalifi Han Çinlisi bir yazar, kongre öncesinde kendisinin ve yine Tibetli yazar eşinin zorla Beijing dışına çıkarıldığını anlatıyordu. İkinci makale ise Fudan Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Profesörü Zhang Weiwei’e ait. Weiwei’nin yazdıklarını özetlersek: “Çin kendi bildiği yönetim yolunda bahse değer reformlar yaptı ve ‘ayıklama/seleksiyon artı seçim’ olarak adlandırılabilecek bir sistem kurdu. Meritokratik/liyakate dayalı yönetimin kökü, Konfüçyüsçü siyasi geleneğe gider. Pekin, bu gelenekle tutarlı bir şekilde, tüm bir siyasi zümrede liyakat esasına göre (her zaman tastamam böyle olmasa da) hareket etmektedir. Fakirliğin azaltılması, istihdam yaratılması, yerel ekonominin kalkınması, sosyal gelişim ve bugünlerde, temiz çevre gibi kriterlerde sergiledikleri performans, yerel yöneticilerin terfi almalarında kilit etkenlerdir. Çin’in son otuz yıldır sergilediği çarpıcı yükseliş, meritokratik sistemden ayrılamaz.

Skandala varan yolsuzluklar ve diğer sosyal dertler bir yana, Çin idaresi, Çin ekonomisi gibi esnek ve dinçtir. Kurumsal cepheye gelince, Komünist Parti her düzeyde kesin bir emeklilik yaşı, görev vadesi tespit etti. Genel sekreter, başkan ve başbakan en fazla iki dönem yahut 10 yıl hizmet edebilir. Kültür devriminde şahit olduğumuz türden kişi kültünü engellemek için de kolektif liderlik Politbüro’da icra edilmektedir.

Bu dikkatlice tasarlanmış değişiklikler, herhangi bir bireyin gücü elinde kalıcı olarak tutma ihtimalini ortadan kaldırmıştır. (Arap Baharı’nın başlıca sebebi de buydu.) Dört ya da beş Avrupa devleti büyüklüğündeki sıradan bir Çin eyaletini yönetmek, sıra dışı bir kabiliyet ve hüner ister.

Çin’deki meritokrasiyle, George W. Bush veya Japonya’daki Yoshihiko Noda gibi beceriksiz ve ehliyetsiz kişiler asla liderliğe erişemezler. Çin meritokrasisi, klişe olmuş demokrasi-otokrasi ikiliğine meydan okumaktadır. Çin yönetimi, pek çok noksanlarına rağmen, dünyanın en hızlı büyüyen ekonomisi oldu ve nüfusun geniş bir kesiminin hayat standartlarını iyileştirdi. Pew Araştırma Merkezi’ne göre, 2012 yılında araştırmaya katılan Çinlilerin yüzde 82’si, gelecekleri hakkında iyimserler ki anket yapılan diğer ülkelerden daha yüksek çıkmıştır…”

Sonuçta hızla süper güç haline gelen Çin’i her iki yönüyle de ve doğru gözlemlemekte yarar var. Gelelim bu gelişmeler ışığında Türkiye’ye. Başbakan Erdoğan’ın tam da “bahtsız bedevi” polemiğini sürdürürken Obama ve Romney’nin centilmence birbirlerini övmeleri karşısında tek söyleyebildiği “darısı başımıza” cümlesi oldu. İleri demokrasinin uygulayıcısı olduğunu söylerken bir yandan da RTE, idamı isteyen bir diktatöre dönüşüyor, gazeteciler hapiste çürüyor… İşin meritokrasi yönüne gelince hepten sınıfta kalıyoruz. Üniversitelerde rektör atamalarından tutun Türkiye’deki hemen hemen tüm kurumlardaki yapılanmaların hali belli.

Neticede ne meritokrasiyi becerebiliyoruz, ne demokrasiyi…