İNSAN HAKLAMA GÜNLERİ!

Bizim güzel ve özel ülkemizde bazı kavramlara biraz geç alışılıyor. Ama sonunda içselleştirmeden de olsa bolca teleffuz edilir hale geliniyor.

Mesela İnsan Hakları konusu bunların içinde en fazla mesai yapıyan kavram oldu yıllar boyu… Üzerinde enine-boyuna çalışıldı. Ölçüldü biçildi. Belli noktalarda karar kılındı. Sonunda ilan edildi:

-Henüz erken, halkımız buna hazır değil!

Yukarıdaki bakış açısına göre, halkımız düzenli olarak güvenlik kuvvetlerinden dayak yemek, işkence görmek, köylerinin yakılmasını arzu etmek gibi taleplerde bulunuyordu!

Eh devletimizin güvenlik kuvvetleri de ne yapsın? İsteme istemeye –hepsi kastı aşan fiiler şeklinde- hem gözaltında hem de kamusal alanlarda eline geçirdiği vatandaşları anasından doğruduğuna pişman ediyordu.

Zamanla, halkımız bu hakların tam anlamıyla bilincinde olduğunda bazı değişiklikler yapılabilirdi.

Bazı tuhaf Avrupalı siyasetçiler bizim özel ve güzel ülkemizin devamlı olarak değişmeden yerinde kalan iskele kazığı ebatlarındaki insan hakları hassasiyetimizi bir türlü anlayamıyorlardı. Her uluslararası formda soruyorlardı:

-Vatandaşlarınıza neden işkence yapıyorsunuz?

Batılılar bizi bölüp parçalama gayretlerini insan hakları kisvesi içinde durmaksınız tekrarlıyorlardı: İşkence yapmayın!

Tamam yapmayalım da özel ve güzel ülkemiz bölünsün mü? Ha?

Belli mesafeler alındı…

Polis okullarında insan hakları dersleri okutulmaya başlandı. Bu derleri alıp mezun olan genç polisler, 1992 yılında Dolmabahçe’den Karaköy’e doğru yürüyüşe geçtiler:

-Kahrolsun/ İn-san hak-la-rıııı!

Sonunda bakıldı ki, elden fazla bir şey gelmiyor. Bu ülkenin demokrasi genlerinde şiddet, işkence, kaba kuvvet hep varolagelmiş…

O zaman ne yapalım, denilerek yakın tarihin içine gömülüp elde avuçta olanlar sergilenme yoluna gidildi. 10 Aralık bir kenara ayrıldı, diğer günlerin adı konuldu:

-İnsan Haklama Günleri!

Bi Tur Versene

Ne zamandır bisiklet üzerine bir şeyler yazmak için gayret edip duruyordum.

Sonunda Aydan Çelik’in “Bi Tur Versene” adlı olağanüstü kitabı çıktı geldi.

Sahici kitapseverler içerik kadar kitapların biçimleriyle de meşgul olurlar.

Kitabın fiziği de iyi olmalı, çantada, yolda, koltuk altında, kaban cebinde okunmak için sahibiyle birlikte seyahat ederken sayfaları dağılmalalı değil mi?

Aydan Çevik’in bisiklet yazıları ve çizileri (ki, hepsi bir tablo kıymetinde) kitabı her şeyiyle dört/dörtlük olmuş. Künyede adı olan herkesi kutlamak gerekiyor.

Aydan Çelik, kitabın ilk sayfasına bir Bisiklet Manifestosu yerleştirmiş ki, buna kimsenin itirazı olamaz. Yazar “Bisiklet Nedir?” diye sorup sıralıyor:

Eşitliktir; bazen o sizi taşır, bazen siz onu!

Sonra bisikletin hallerini yazıyor: Özgürlüktür, Kardeşliktir, Çocukluktur, Aylaklıktır, Rüyadır, Aşktır, Bahardır, İsyandır!…

Bu satırların yazarı da bisikletçidir. İstanbul’da (kendisine ait iki adet) Antalya’da, Batman’da, Dikili’de, Brüksel’de, Stockholm’de, Büyükada’da (eş-dost-arkadaş) bisikletleri mevcuttur! Eğer tanıdık kimsesi olmadığı, hatta kiralık bisikletleri bile bulunmayan yerleşimlere giderse o zaman hiç çekinmeden yanından geçen çocuklara seslenir:

-Bi Tur Versene!