ORTAK ZEMİN

Venedik Mimarlık Bienali 25 Kasım’da sona erdi. Dünya mimarlık kültürünün bu eşsiz şölenine, eş durumundan yararlanarak son 3 gününde gittim ve önümde nice ufuklar açıldı. Daha önce bizim basında bienale ilişkin okuduklarım, en çok Türk pavyonunun olmamasına odaklanıyor ve ana temanın önemini gözden kaçırıyordu sanki.

Evet, Türk pavyonu yok. Ama neden olsun ki? Düşünün ki, Başbakan’ın beğeni düzeyiyle ve iki dudağı arasına sıkışmış sözcüklerle belirlenen bir sanat/mimari anlayışı yerleşir oldu ülkeme. Ucube dediği heykeli yıktıran, canının istediği yere, istediği ucubeyi diktiren; sanata, kentleşmeye, mimariye müdahaleyi gündem değiştirmek için sık sık kullanan bir yönetim varken tepemizde, Venedik Bienali’nde Türk pavyonu olsa ne yazar? Tamam yurtiçi, yurtdışı başarılarıyla kıvanç duyduğumuz çok değerli mimarlarımız var ancak bu yıl Venedik Bienali’nin ana teması, mimarlardan çok mimarlık kültürünü gözeten bir temaydı…

Mimarlık kültürü

  1. Venedik Bienali’nin teması “Ortak Zemin” (Common Ground) diye belirlenmişti. Bu tanım ortak paydayı içeriyordu. Bienalin Küratörü David Chippertfield’e göre “Tek tek mimari yeteneklerden, ustalardan değil de, ortak paydada buluşan çeşitlilikten, sürdürülebilirlikten kaynaklanan mimarlık kültürü” vurgulanmak istenmişti. Ona göre “Mimarlık, toplumla mimar arasındaki işbirliğiydi, diyalogdu ve yaşadığımız ortak zemini başkalarıyla paylaşma sözü, daha doğrusu taahhütüydü.”

Bu ortak zeminde bienalde, mimar, şehirci, farklı sanat alanlarının emekçileri, eleştirmenler, yazarlar, mimarlık fakültelerinin öğrencileri, öğretim üyeleri bir araya gelip ortak düşünce üretmiş, ortak sorunlara yanıt aramışlardı.

Bu bienal, bir kez daha uzmanlar kadar, kullanıcılar, kamuoyu, kent sakinleri, köy sakinleri, ev sakinlerinin de katılımını önemsiyordu. Diyalogdan yanaydı, çoğulculuktan yanaydı, sağduyudan yanaydı, demokratikti!

Şimdi anlatabildim mi, neden keşke Başbakan görebilseydi, inceleyebilseydi dediğimi…

‘Altın Aslan’ ödülü

Bu köşeye, iki dev fuar alanına (Arsenale ve Giardini) ve tüm kente yayılmış bienali sığdırabilmem olanaksız. Kendime göre bir seçim yapıyorum:

Bienalin iki “Altın Aslan” ödüllü çalışması benim de en sevdiklerim arasındaydı:

Bunlardan biri Toyo İto’nun küratörlüğündeki Japon pavyonuydu. Deprem ve tsunami sonrası evsiz kalan balıkçıların kendileri için yaptıkları evler. Mimar, yerel malzemeyi (ahşabı) sağlamış, gerisi balıkçıların katılımı, mimar ekibinin denetimi…

Altın Aslan ödüllü ikinci bir çalışma Venezüella’dan. Karakas’ta 90’lı yıllarda bir gökdelen inşaatı… Ekonomik nedenle bitirilmemiş. Evsiz halk, 45 katlı kuleyi işgal ediyor. Bugün içinde 3 bin kişinin yaşadığı bitmemiş sıvasız beton kulenin fotoğraflarından oluşan sergi.

Önce katılımcılık

En ilginç pavyonlardan biri Rusya’nınki. İlk katta kapkaranlık bir oda. Minicik ışıklı deliklere gözünüzü yerleştirdiğinizde ürkütücü kasabalar. Soğuk savaş yıllarında bilimsel araştırma yapmak için kurulan, dünyadan, kamuoyundan gizlenen kasabalar… İkinci katta bütün dünyaya açık, yabancı üniversitelerin, mimarların da davet edildiği teknoloji üssü Skolkovo adlı kentin kuruluşu.

Pavyonun içi mikro çiplerle kaplı. Girişte aldığınız I-Pad’i nereye doğrultursanız, oranın ayrıntılarını izliyorsunuz.

Yıldız mimarlar yine de bienale sızma yolunu bulmuşlardı. Zaha Hadid, Rem Koolhaas, Norman Foster tüm görkemleriyde vardılar.

İspanyol gençler beyaz uzaylı giysileri, commedia del arte maskeleriyle, ekonomik krize genç mimarların işsizliğine dikkati çekiyor; ellerindeki maketlerle izleyiciyi karşılıyorlardı. Kıbrıs pavyonunda kumsala şezlonglara uzanıp; İrlanda’nınkinde ahşap tahteravallide; Brezilya’nınkinde ise hamaklara yayılıp mimari kültürü izleyebiliyordunuz. Tümünde de katılımcılık ön plandaydı.