İDAM MI?

Recep Tayyip, çocukken babasını sinirlendirdiğinde ne yaparmış? Ferhan Çalmuk ve Ruşen Çakır’ın "Kasımpaşalı" başlıklı kitaplarında yer alan iddiaya göre, Tayyip kendisine kızan babasının ayakkabısını öpermiş. Baba Ahmet bu davranış üzerine yumuşarmış. Yazarlara göre, “bir gün komşuları Müşerref Abla’nın sözlerine kızan Tayyip küfürler savurmaya başladı. Bunu duyan babası eve geldiğinde onu ayaklarından tavana astı. Burada 20 dakika kalan küçük Tayyip’i dayısı kurtardı. Recep Tayyip’in yaşamının ilk yılları, Kasımpaşa’da işte böyle geçti.”

Şimdi adam asmanın yeniden geçerli olmasını istemesinde çocukluğunu, kendi asıldığı günleri özleyiş mi etkin oluyor? Yoksa bilmediğimiz başka deneyimler mi onu böyle konuşturuyor?

İdamdan söz açılınca benim midem bulanır ve askerliğini bir sıkıyönetim evresinde cezaevinde yapmış, idamlarda bulunmak zorunda bırakılmış bir meslekdaşımın anlattıklarını anımsarım:

-Bazı idamlarda ölümün hızla gerçekleştiğini, bazılarında ise mahkumun uzun süre ipucunda yalpalandığını görüyordum. Bu farkın nedenini sonra öğrendim: İnfazcılar, idama mahkumunun mert biri olduğuna inandıklarında onu uzun mesafeden bırakıp boynunun hemen kırılmasını sağlıyor, sevmediklerini ise kısa mesafeden sallandırıp kolay ölmemelerini yeğliyorlardı. Doktor, infazcıların mahkumları kendi değer yargılarına göre bir kez daha yargılayıp kaç dakikada öleceklerine karar vermelerini “sizi rapor ederim!” diyerek engelleyebilmişti.

İdamın yeniden uygulanmasını önermeden önce insan, imzaladığı uluslararası sözleşmeleri unutsa bile bunun nasıl bir şey olduğunu sormalı, ayrıntılarını öğrenmelidir. Bu yüz kızartıcı cezayı son yıllara kadar uygulamış olmanın ayıbını hala silememiş ülkemde yararlanabileceği yayın ve tanıklar çoktur.

Bir şey daha bilinmeli: İdam cezası, Italya’da 1944 te Mussolini’den, B.Almanya’da Hitler’den, Portekiz’de Salazar gittikten, İspanya’da Franko rejimi sona erdikten sonra kalkmıştır. Bu cezayı diktatörler yeğlemiş, insanlar bunlardan kurtulduklarında kaldırmışlardır idamı. Bunu uygulamanın ayıbını hala sürdüren az sayıda ülke örnek gösterileceğine idamın aslında bir diktatörlük uygulaması olduğu da anımsanmalıdır!
Maurice Ogden’ın “Cellat” (Hangman) şiirini okumalıyız çocuklarımıza: Kentimize geldi cellat /Altın, kan ve alev kokuyordu / Yollarımızı çekingen tavırlarla adımlayarak /Darağacını mahkeme meydanı’na dikti…

Bu şiirde cellat, kent halkını tek tek yakalar ve asar. Her idamda kentliler, bir sonrasının kendileri olmasından korkar, ses çıkarmazlar. Sonuçta, kentte şiirin anlatıcısıyla cellattan başka hiçbir canlı kalmaz. Anlatıcıyı savunacak kimse yoktur. Cellat, onun boynuna ilmiği geçirirken, Anlatıcı, “Beni kandırdın ..”der, “darağacını başkaları için diktiğini sanmıştım…”

Çocuklarımıza Maurice Ogden’in şiirini okuduğumuzda buna birkaç mısra eklesek yararlı olur:”Önce idamdan bahsaçmışlardı / Sonra yollamışlardı celladı / Eğer sözünü ettiklerinde ayaklansaydık / ne celladı görürdük / ne de darağacını…”