DEMEK Kİ NEYMİŞ?

Türkiye’nin en büyük sorunlarından ve utançlarından biri de kadına karşı uyguladığı ayırımcılık ve kadın cinayetlerdir.

Hemen her gün gazetelerde, bıraktığı, ya da boşamak istediği kocası tarafından öldürülen kadın haberleri yer alıyor.

Doğrusu devlet ve dolayısıyla toplum da, gereken ilgiyi göstermiyor. Gerekli önlemler alınmış olsaydı, pek de ala kurtarılabilecek olan kadınlar, resmi makamların umursamazlığı, toplumun vurdumduymazlığı yüzünden ölüp gidiyorlar.

Nedenlerin açıklanmasında kara cehalet yetersiz kalıyor, tarım toplumu kültürünün kadını ikinci sınıf yaratık olarak algılaması da tek başına açıklayıcı olmuyor.

Kadınlar, herkesin gözü önünde öldürülürken, aşağıdaki satırlar, mektep değilse bile medrese görmüş Ali Bulaç’ın Zaman’daki köşesinde yayınlanıyor:
“Bence prensip olarak,dini öğretinin tamamından ve beşeriyetin her bölgesinde ve din havzasında gözlenen örfünden anladığım kadarıyla, kadının birinci görevi annelik ve ev hanımlığıdır. Zaruret varsa, iş piyasasında, öncelikle emeğini hak edecek ücretli istihdam edilmesi gerekir.

Liberal kapitalist piyasa ise kadını farkı çerçevelerde evin dışına çıkmaya zorluyor, anneliği ve ev hanımlığını itibarsızlaştırıyor, erkekler bu şekilde kışkırtılmış kadınlarla evlenmek istemiyor, sonuçta olan yine kadına oluyor.”

***

Ali Bulaç, olayı baştan koymuş kadının birinci görevi annelik ve ev kadınlığıymış, onun erkek ile eşit bir yaratık olarak çalışma hayatına atılması söz konusu değilmiş.

Gerçi bir istisnası varmış, o da zaruret haliymiş. İşsizlik oranının bu kadar yüksek olduğunda, kadın el emeğine ihtiyaç duyulmayacağından zaruret hali söz konusu olamaz. Olsa olsa savaş hallerinde düşünülebilir.

Ama liberal kapitalist ekonomi ( neden yalnız o?!) kadını “kışkırtıyor ve böylelikle fıtri (yaradılıştan gelen) rolünü kaybetmesine neden oluyor ve bu da erkeği kadına karşı acımasız şiddete , vahşice cinayetlere sürüklüyormuş.

Ali Bulaç’ın açıklaması bu.

Bu satırları yazarken, yakışıksız deyimler kullanmaktan da geri kalmıyor Bulaç ve diyor ki: “sonunda kadın devlete sığınıp, “KENDİNİ DEVLETLEŞTİRİYOR”.

“Kadının kendini devletleştirmesi”nin ne anlama geldiğini anlamadık, değerli alim Bulaç açıklasa da anlasak.

Ali Bulaç’ın vardığı sonuç da ilginç. Bakın ne diyor:

“Madem bizim kadınlar da bu modern tecrübeyi yaşamakta cok kararlı, yemekte oldukları ‘acı meyve’nin sonucunu beklemekten başka çare yok.”

***

Ali Bulaç’tan bunları okumak beni şaşırtmadı. Bu zihniyeti biliyor ve sürekli göz önüne sermeye çalışıyorduk.

Bilmiyorum, kadının çalışmamasının da, Bulaç zihniyetini tatmin etmeye yetmeyeceğini belirtmeye gerek var mı?

Aynı zihniyet kadının tek başına sokağa çıkmasını, araba kullanmasını da kışkırtma sayarak, bizi Suudi Arabistan gibi bir karanlığa sürükleyebilir.

Bu zihniyetin esas amacı budur ve iktidarla işbirliği yaparak, bu amacına yöneleceğine de inanmaktadır.

Türkiye’de bütün yapılanlar da bu amaca yöneliktir.

Artık gerçeği görmenin zamanı gelmiştir.

Tabii bu gerçeği gördükten sonra, eğitimde türbanın serbest kalması, kamu yaşamında dinsel inançların sergilenmesinin birer özgürlük mücadelesi olarak gösterilmesinin de nasıl br yalan olduğu kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.

Çalıştığı için dövülmeyi ve öldürülmeyi hakkettiği düşündükleri kadınların türbanlı eğitim özgürlüğüne savunduklarını söyleyenlere nasıl inanalım?

Ali Bulaç’a bu gerçekleri gözümüze soktuğu için teşekkür borçluyuz.