BABANIN OĞLUSUN, ÖYLEYSE SUÇLUSUN!

Annemin çok güzel bir sözü vardı, « Çocuklarımızın tahtını yaparız, bahtını yapamayız, » derdi. Doğrudur. Çocuklarımızı iyi yetiştirmek, mutlu etmek, sağlam bir gelecek kurmak için elimizden geleni, hatta bazen gelmeyeni bile yapmaya çalışırız. Ama bir ara, biz olsak da olmasak da yanında, kendi kanatlarıyla uçmak, yaşamın sert rüzgarlarına tek başına karşı koymak zorunda kalacaktır, yavrumuz, yavrularımız.

Baht, işte o andır. Bahtı yaverse başarır, değilse çakılır. Yitikseniz, zaten bir şey yapamazsınız. Yaşıyorsanız yanındaysanız, onu yerden kaldırmaya, avutmaya, yeni bir dal, yeni bir şansa tutunmasına çalışırsınız. Ama üzüldüğünüzle kalırsınız. Hiç bir işe yaramaz. Tek başına girilecek yaşam sınavında, çocuğunuz bahtıyla baş başadır.

Baht, kader, şans… Gerçekten raslantısal bir dizin midir, peki ? Hem evet, hem hayır. Çocuğun doğduğu ortam, elbette raslantısaldır. Ama tutacağı yol, karşılaşacağı zorluklara karşı göstereceği direnç, takınacağı tutum ve bahtını iyiden kötüye, kötüden iyiye değiştirebilmek yeteneğini ; ne kendisi, ne de siz farkında olmadan, sizden almış, size bakarak kazanmış ya da yitirmiştir.

***

Gençlerin başını yemeye doymayan Türkiye’de hakkın, hukukun katledildiği çok gördük. Ama insanlığın da zıvanadan çıktığını, iki oğulun illiyete değil, zürriyete bağlı olarak tutuklanıp yargılandığını, ilk kez AKP iktidarında gördük : KCK davasında Ragıp Zarakoğlu’nun oğlu Deniz ve Ergenekon davasında Doğu Perinçek’in oğlu Mehmet…

Her ikisi de akademisyen, her ikisi de bilim insanı. Tek suçları, babalarının oğulları olmak. O kadar.

Bu ülke çocuklarını vurarak, çocuklarını kırarak çok anayı ağlattı, babayı kahretti, bu günlere kadar. Ama böylesi bir insafsızlığı, ilk kez yaşatıyor. İlk kez iki oğul, filanca babadan doğmuş olmak «suç » eyleminden içeri tıkılıyor.
Sorarım size : Hedefteki kurbanın yanında, yanlış yer ve zamanda bulunanları da katleden cani zihniyetle, hedefine koyduğu muhalifin yanında oğlunu da hapseden adli zihniyetin düşünce sistematiği ayrı mı? Hayır. Temel aynı, harç aynı…

Ama bunu anlamak için bile düşünce ne, sistematik nedir, mantık nasıl bir şeydir, önce bu soruların karşılığını verebilmek gerek. O da bu zihinlerde yok.

Bir de öldürmekle hapsetmek arasındaki farka demokrasi demiyorlar mı, işte size sözün bitip homurtunun başladığı zeka boyu, mantık boyutu.

***

Halen babası Doğu Perinçek olduğu için Silivri’de tutuklu bulunan Mehmet Perinçek, İstanbul Üniversitesi’nde araştırma görevlisi. On yılı aşkın süredir Rus-Sovyet devlet arşivlerinde araştırma yapıyor ve yazdığı kitaplarla, Türkiye’nin tarihine çok savaştığı komşusu, önemli bir dünya gücünün arşivleriyle bambaşka açıdan bir ışık tutuyor.

Pek çok kitap yazdı, Mehmet Perinçek. Ama çağdaş olup uygar olamayan ülkemizin, iki büyük baş ağrısı, Ermeni ve Kürt sorunlarına ilişkin çok önemli iki araştırma kitabı var ki ; bu konularda bilimsel yansızlıkla fikir yürütebilmek, dolayısıyla çözüme ulaşabilmek için temel kaynak niteliğinde: « Sovyet Devlet Kaynaklarında Kürt İsyanları » (Kaynak Yayıncılık, 2011) ve « Rus Devlet Arşivlerinden 150 Belgede Ermeni Meselesi » (Kırmızı Kedi Yayınları, 2013)

Düşünmüyor değilim: Başka ülkede olsa « işte bilimsel araştırma, işte uluslararası araştırmacımız » diye baştacı edilecek Mehmet Perinçek, acaba tam da bu yüzden, yayımladığı belgelerle sorunların hiç bir tarafına lütuf dağıtmadığı, herkesin sorumluluğunu ortaya koyduğu için mi cezalandırılıyor?

Salak, gerçeğin altında ezilir. Deli, ötesine geçer.

JOSEPH JOUBERT

«G» NOKTASI

« 1870’lerde ağırlaşan vergi sistemi ve Kürtlerle bozulan ilişkileri nedeniyle Türkiye’deki Ermeni köylülerin durumu iyice kötüleşmişti. Ermeniler, beş Doğu vilayetinde (Van, Erzurum, Bitlis, Harput, Sivas) azınlık durumundaydılar (yüzde 20’den 40’a kadar). Burada nüfusun çoğunu Kürtler oluşturuyordu. O dönemde Kürtler, aşiret halinde yaşıyor, hayvancılık yapıp göçebe hayatı sürüyorlardı. 19.yüzyılın ikinci çeyreğinde hızlı nüfus artışı nedeniyle, yerleşik hayata geçiyorlar, ancak dağlık bölgede yeterli toprak olmadığı için Ermeni köylülerini kovuyor ve topraklarına el koyuyorlardı.
Türk hükümeti, savaşçı, yarı bağımsız Kürt aşiretleri üzerindeki etkisini arttırmak için bu sürece göz yumdu ve bu toprakları aşiret reislerinin mülkiyetine verdi. Yani Kürt feodalitesinin gelişmesini sağladı. Dini bağnazlıklarını kullanarak Kürtleri, Ermeniler üzerine kışkırttı. Daha önceleri yer yer görülen Ermenilere yönelik tacizler kitlesel, katı bir karakter kazandı. Bu süreçten sonra, Kürtler ile Ermeniler arasındaki kanlı kavgalar, kan davasına, katliamlara dönüştü. »*

*Mehmet Perinçek, « 150 Belgede Ermeni Meselesi »/Kırmızı Kedi, 2013 (6.Baskı)