YANIK SARAY

Sevgili,

Salı gecesi tv. ekranından yüreğim yanarak izledim, Galatasaray Üniversitesi yangınını.

Benim de aklıma önce, “burayı da otel mi yapmak için yakıyorlar acaba?” sorusu takılıyor.

Sonraki günlerde, insanların çoğunluğunun aynı kaygıyı dillendirmesi, Türkiye’nin nasıl vahşi bir yağma ülksi olduğunun kanıtı.

Doğru – dürüst hiçbir ülkede, böyle bir olay karşısında insanların ilk aklına gelen soru bu olmaz.

Ama bizde oluyor.

Demek ki, yanan yalnız bir buçuk yüzyıllık tarihi feriye sarayı değil, biz hepten yanmışız.

Yangını izliyorum, için yana yana.

Anılarım yanıyor gözümün önünde.

Yanan bina benim yedi yaşında içine adım attığım yatılı ilkokulum ve ilk hapishanemdi.

Ekranda alevleri izliyorum, yıllarca kabusum olmuş olan bir binanın yanmasına bu kadar mı yanılır!…

***

Okuluma ilk hapishanem dememi bilmem yadırgadın mı?

Evde el bebek gül bebek büyütülmüş, sokakta oynamasına bile izin verilmemiş içine kapanık bir çocuk, yedi yaşının bir gününde, birden bire elinden tutulduğu gibi, bir yatılı okula bırakılıverirse, ne hisseder ki?

Neyse boş ver şimdi bunları,ben o yıllarımla barıştım artık. Oraya yeniden dönmek istemem ama içimdeki burukluk geçti. Hem bilançoyu da eşitledik. Genç yaşlarda edindiğim hapishane tecrübesi, ileri yaşlar için alıştırma oldu, yadırgamadım. Hatta hatırlıyorum, sızlanan bir kader arkadaşıma son derece doğallıkla şunu sormuştum:

-Yahu sen hiç yatılı okulda okumadın mı?

Aslında belki de, belki de değil kesinlikle haksızlık ediyorum. Her ne kadar, içeri tıkılmışlık, kapatılmışlık duygusu dolayısıyla hapishane algılamasında haklı bir yan bulunsa da, orası aynı zamanda bir özgürlükler ve harikalar diyarıydı.

Dördüncü sınıfta, trenle Eskişehir’e gideceğim hafta sonunun arifesinin sevinciyle kanatlanmış, dışarıda lapa lapa kar yağarken, ben beyaz gecede Faik Sabri Duran’ın “Bir Türk Kızının Şileple Amerika Yolculuğu”na katılarak, Manhattan’da Empire State Building’in tepesine asansörle orada çıkmıştım.

Kafa göz yararak, ana avrat söverek de olsa yine orada bir dili öğrenmiştim.

Sorgulamayı, incelemeyi, itiraz etmeyi, tartışmayı öğrenmiştim o binada.

Okul hiç hapishane olur mu?

***

Her neyse diyeceğim o ki, o binayla, o binada geçen yıllarla barıştım son yıllarda.

Tam ben barıştım ki, bina gitti, benim ve benim gibi orada anıları olan nice Galatasaraylı’nın da içini yakarak…

Galatasaraylıların belleğindeki ikinci yangındır bu. Birincisi geçen yüzyılın başında kendi adını taşıyan semtteki ana binanın yanmasıdır.

O kısa zamanda, onarılmış yeniden eğitim hizmetine sunulmuştu.

Şimdi bunun da öyle olması için kollar sıvanmış durumda. Galatasaraylılar, seferber oldular, Vakıf ve Kulüp Başkanları’nın önderliğinde örgütleniyorlar, binanın yeniden GS Üniversitesi’nin hizmetine girmesi, (şu anda derslikler yanmadığından ve eğitim orada devam edeceğinden hizmetin sürmesinden söz etmek daha doğru olur) bütün önlemleri almaya, girişimleri yapmaya hazırlanıyorlar.

Ama dünkü köşesinde, Yalçın Bayer “Galatasaraylılar’a Ciddi Uyarı” başlığı altında, bütün benzeri girişimlere rağmen yine de otel olmaktan kurtulamayan, Ortaköy’deki Gazi Osmanpaşa Ortaokulu’nun durumunu anımsatıyordu.

Galatasaray camiası henüz olayın sıcaklığı içinde kararlıkla haykırıyor:

-Yok yok, bu sefer aynı şey olmayacak!

İnşallah dedikleri gibi çıkar da aynı şey olmaz.

Ama ben Y. Bayer’in uyarısını çok ciddiye alıyorum ve buradan bir daha uyarıyorum:

-Aman Galatasaraylılar dikkat! işin ucunu bırakmaya gelmez. Bu avanta ve talan düzeni her kutsalı ezer geçer.