DEMOKRASİ KALMADI OTOKRASİ VERELİM

Türkiye’nin her alandaki tüm sorunları, aslında tek bir sorundan kaynaklanıyor. O da bir zihniyet sorunu. Herkesin dilinde gezen demokrasi fikri, kimsenin içinde yeşermiyor.

Şöyle de söyleyebiliriz: Her kişi, demokrasiyi bizzat kendisi için olmadığı zaman ait olduğu fikir ya da çıkar grubu için istiyor.

Yargıdan, kendi takımını koruyup karşı takımın canına okuyan bir adalet bekliyor. İfade özgürlüğünden, kendi takımını konuşturup, karşı takımı susturan bir düzenleme algılıyor. İnsan haklarından, kendi takımının ayrıcalıklarını anlıyor. Zaten eşitliği de kendi takımına verilecek hak, sağlanacak yarar, dağıtılacak lütuf ya da kayırma gibi düşünüyor.

Hal böyle olunca, her sahada kendi takımına üstünlük tanıyacak daha üstün bir makama ihtiyaç oluyor ve haliyle biat kültürü doğuyor.

Kadınların, üstünlüğü sarsılan erkekler tarafından hacamat edilmesi de bu biat kültürünün bir sonucu, solladı diye öldürülen sürücü de. Maçta kaybeden takımının hıncını rakip takımın taraftarını döverek, şişleyerek çıkaran zihniyet de demokrasi düşmanı, yumurta atan öğrencinin üstüne düşman gibi polis saldırtan, pankart açanı aylarca, yıllarca hapse tıkan makam da…

***

Oysa demokraside biata yer yok. Demokrasi, senin takımından olsa da olmasa da aynı hukuku, en hak etmediğini düşündüğün kişi ve topluluklarla da paylaşmak zorunda olduğun, bu zorunluluğu da insanlık adına içselleştirdiğin bir mantık.

Bu mantık da bu toplumda yok.

Özetle, herkesin demokrasi istediği Türkiye’de kimse demokrat değil!

Balyoz ve askeri casusluk davalarında hukuksuzluk yapıldığını söyleyenlere « askerci » yaftası yapıştırılıyor.

KCK davalarındaki hukuksuz tutuklama ve yargılamayı protesto edince « Kürtçü », Ergenekon davasında yıllardır süren usulsüzlüğe ve zulme karşı çıkarsanız, « darbeci » diye damgalanıyorsunuz.

Üstelik, bu tarafgir zihniyeti, mağdurlar ve mağdur haklarını savunanlar bile aşamıyor!

Tutuklu gazeteciler arasında iki kişinin adı öne çıkarılıyor, ötekiler dekor olarak anılırken; fikirleri aşırı sivri ya da şahsiyeti sevimsiz bulunan, ama en uzun zamandan beri tutuklu gazetecinin adı hiç geçmiyor.

***

KCK mağdurlarını savunanlar Ergenekon mağdurlarını görmezden geliyor, Ergenekon mağdurlarını savunanlar Balyoz mağdurlarını, vb.

KCK davasının hem anası, hem babasından mahrum bıraktığı Solin kendisini ölüme yatırdı. Üstün makam merhamet gösterdi, anneyi tahliye etti, sevindik, tahliye edenleri takdir ettik. Biat kültürü, işte bu ! Çünkü, Hanım Onur zaten tutuklu yargılanmamalıydı…

Emekli Org.Ergun Saygun kalp ameliyatı gerekçesiyle tahliye edildi, insan olan herkes sevindi. Ama ziyaretine giden Başbakan’a, mağdur aileden kimse çıkıp da tutuklu koğuşunda ölümü bekleyen Fatih Hilmioğlu’nun, beyninden yumurta kadar ur çıkarıldıktan sonra cezaevine gönderilen Albay Levent Uca’nın, kanser olup bir böbreği alınan Tuğgeneral Durusoy’un, cezaevinde kanser olan Tuğgeneral Levent Ersöz’ün niçin tahliye edilmediklerini sormadı!

Üst otoriteden merhamet bekleyen ve bulunca da minnet besleyen ast kulluğun biat kültürü, budur işte…

Özgürlük ve kardeşlik laf, eşitlik ise bir şeydir.
HENRİ BARBUSSE

«G» NOKTASI

Milliyet’in Açık Pencere köşesinin çizeri Ercan Akyol’u 1978 yılından beri tanırım. Türkiye’nin en iyi karikatüristlerinden ve basındaki en dürüst, en yürekli, en zarif insanlardan biridir.

Ercan Akyol, Danıştay’ın kadın avukatların duruşmalara türbanla girmesinin yolunu açan kararına yönelik bir karikatür çizdi. Acı acı gülümseten karikatür, mercimek kadar aklı olanı kadın özgürlüğü üzerinde durup düşündürecek kadar anlamlı bir zeka ürünüydü.

4 şubat 2013 tarihli Milliyet’in « Okur Köşesi »nde ne göreyim ? Ercan’ın yıllardır çalıştığı gazete, ombudsman deyip aslında herkese hak veren Nasreddin Hoca kadılığı yapmakla görevli Belma Akçura’yı kullanarak, çizerini ona buna hedef göstertiyor, eserini karalatıyor. Yetmiyor, gelecekteki karikatürlerine getirilecek yasakları, genel yayın yönetmeni Derya Sazak’ın düzmece prensiplerine dayandırıyor.

Ali Sirmen, 9 şubat tarihli « Ombudsman ile Gelen Mahalle Baskısı » başlıklı harika yazısında, bu olaya ilişkin en doğru saptamayı yaptı: İfade özgürlüğü artık olmayan Türkiye’de basın, zaten sansürlü. Ama Milliyet, dünyada ombudsman’ı aracılığıyla kendi fikir işçisine sansür uygulayan ilk gazete!

Bir zamanlar derin devlete ilişkin araştırmalarını takdir ettiğim Belma Akçura’nın, demokrasi diye despotluğu getiren zihniyete su taşımasını hüzünle izliyordum. Ama hizmetini, sansürcülüğe vardıracağı aklıma gelmemişti.

Derya Sazak’ın da nereden gelip, nereye gittiğini gayet iyi biliyoruz. Çukur mahallede ne satarsa satsın, ama etik satmaya kalkmasın. O mahallede henüz biz de varız!