ŞİRK VE ŞERAİT

Allah diye yatıp, Allah diye kalkıyor, malum.

Konuşuyor da konuşuyor, her sözü Allah’la başlayıp Allah’la bitiyor. Zaten her işi de öyle. Motoru Kur’an. Yakıtı iman. Sanki Allah çalışıyor onun yerine. Ya da o konuşuyor, Allah yerine.

Övmesi, dövmesi, sövmesi, tehditi, şirreti, şiddeti, emeli, ameli, hep Allah adına.

Düpedüz şirk koşuyor da, ya Allah farkında değil, ya da malum. Farkında olanlar da söylemeye korkuyor. Yukarda Allah varsa, şimdilik aşağıda o, ne de olsa…

İşte bu şirk ve şeraitte, malumun söylemekten kaçındığı, ağzına almadığı tek sözcük var.

Siz hiç duydunuz mu ağzından « kültür » lafı çıktığını?

Üre diyor, ürü diyor, yürü diyor, ürk diyor, kürk diyor, kork diyor, bir tek « kültür » diyemiyor.

Allah ile kültür, bir türlü yan yana gelemiyor.

Korkuyor kültürden, malum.

Oysa karısına baksa göreceği, daha doğrusu göremeyeceği, çünkü örtüp gizlediği, bir kültür.

Allah’la korkuttuğu, sindirdiği, ezdiği, susturduğu, susta durdurduğu kullar; beynini vakumlayıp bedenini paketlediği kadınlar ; tinsel ve cinsel özgürlüklerini budayıp kafasını sakatladığı çocuklar, hepsi kültür…

Atatürk sözünden de ürküyordu, malum. Çünkü Atatürk ve kültür sanki uyaktı, birlikte anılmak için yaratılmışlardı. Atatürk’ü sözlükten kaldırmak uğruna orduyu bozdu, emeline ulaştı. Kültürün hakkından da ha geldi, ha gelecek, eğitim ameli.

***

Kültür, öğrenmek demek. Öğrenmek, korkmamak.

Öğrenmelerinden korktu, malum. Yalanları ortaya dökülür, işkembeden salladığı yasaklara inanılmaz olur, havucu ve kırbacı, baskı aracı elinden alınır, cennetle avutamaz, cehennemle korkutamaz, « Haydi oradan şebek ! » derler, alaşağı ederler, diye korktu.

Bilgiyi günah ve sevapla sınırladığı gibi, öğrenmeyi de seyyahlığa bağladı.

Orada burada var diye Türkiye’de de olsun denilip, biraz da mecburen bakanlığı kurulmuştu fi tarihinde. Korktu, hemen Turizm yapıştırdı yanına, « Kültür ve Turizm Bakanlığı » bildiği tek şeye, peygamber efendisinin de iştigal ettiği ticarete dönüşünce rahatladı.

Sonuçta, Fransa’nın kültür bakanlığı var, turizm bakanlığı yok, 60 milyon turist geliyor yılda. Türkiye’de turizm kültür sayılıyor, ama taş çatlasa 15 milyon turist geliyor yıllık…

Osmanlı’ya özenip öykünüyor, malum.

Oysa gerçek bir Osmanlı, Sadrazam Kamil Paşa’nın soyundan Abdullah BAYUR, geçen Şubat ayında malumun Cumhurbaşkanı ile dahi TBBM başkanına bir mektup gönderdi. « Demokrasi, Hukukun Üstünlüğüdür » başlıklı mektubunda:

***

« Ben bir Osmanlı evladı olarak her zaman Türklüğümle iftihar ettim ve ediyorum. Aynı zamanda başka insanların milliyetçiliklerine özenle saygı duydum ve duyuyorum. Bunu doğduğum Filistin’de gerek ailemden aldığım sıkı terbiye ile ve gerek muhtelif ecnebi okullarda takip ettiğim ciddi tedrisat programlarıyla kazandım.

Din mevzuunda da Müslüman olduğum halde diğer din mensuplarına derinden saygı duydum ve neticesinde doğal olarak değişik ırk ve dine mensup kişilerden kalıcı sıcak sevgi ve saygıyla karşılanıyorum. Ortadoğu’da bütün çalkantılı siyasi ve dini akımlara rağmen halen çok hem de çok karışık teb’alı dostum vardır.

Her zaman ve ölünceye kadar vazgeçemeyeceğim ve canım pahasına korumaya çalışacağım biricik TÜRKİYE Cumhuriyeti vatandaşlık mensubiyetim vardır. Yani TÜRKİYE Cumhuriyeti milliyetçiliğim ve vatanperverliğimdir. Ondan taviz vermem mümkün değildir. TÜRKİYE Cumhuriyeti sadık vatandaşı olan herkese saygılıyım. Hepimiz bu aziz Vatanın evladıyız ve birbirimize derinden saygılı olmalıyız. Bunu tesis edecek ve koruyacak adil güç yalnız ve yalnız eşitliği sağlayacak olan çağdaş Hukuk Devleti sistemidir. Siyasilerin ortalıktaki şamatası ve renkli edası böyle bir ciddi adil sistemi oluşturamaz.

Milli birlik ve beraberliğin iksiri olan ATATÜRK milliyetçiliği en muteber milliyetperverliktir.”

***

… dedi, düşün insanı, has Osmanlı Abdullah Bayur, sahte Osmanlıcılara.

Tabii ki cevap vermedi, veremedi, veremez, malum.

Son Osmanlıları Atatürk ve Atatürkçü yapan hammadde ucuzlamadığı için, çakması yapılamadı henüz!

Haslık taklit edilemez, sahtelik değiştirilemez.
ROBERT BRESSON

«G» NOKTASI

Akka Mutasarrıfı Sadık Paşa’nın torunu Abdullah BAYUR, 1935 Filistin Hayfa doğumludur. 1950 yılında büyük amcası Prof. Dr. Yusuf Hikmet Bayur’un çağrısı üzerine ailesiyle birlikte yurda dönmüştür. “Şahdamarım Türkiye’m İçin Sabit Fikirlerim” başlıklı bir derlemesi vardır.

Abdullah Bayur, çok sevdiğim ve geçen yıl kaybettiğimiz eniştem Tanaydın Barkan gibi Sadrazam Kamil Paşa’nın torunlarından, aydın Atatürkçü kimliğiyle öne çıkan soylu ailenin büyüğüdür.

Sayın Bayur’un Abdullah Gül ve Cemil Çiçek’e gönderdiği mektubu, bana iletmek nezaketini gösteren teyze oğlu, E.P.KD.Albay Fevzi MORAY da onurlu ve gururlu bir TSK eski mensubudur. Her ikisine de yayın izni için teşekkür ederim.