BİZ ÖZGÜRÜZ

Bu salonda Türkiye’de basın özgürlüğünü konuşmak için toplandık.*

Türkiye’de 68 gazeteci tutuklu. Yüzlerce gazeteci tutuklanma korkusu yaşıyor. Sansür ve otosansür artık açıktan yapılıyor. Eleştirel gazeteciler çalıştıkları gazetelerden ve televizyonlardan kovuluyor. Elbette böyle bir ülkede basın özgürlüğü konuşmaya değer bir konu.

Ancak şunu söylememe izin verin.

Bir ülkede özgürlük varsa gazeteciler için de vardır. Yoksa gazeteciler için de yoktur. Adalet, demokrasi, hukuk gibi değerlerle ifade özgürlüğü doğru orantılıdır.

Türkiye’de bütün yurttaşlar adına bu değerleri kaybettiğimiz bir dönemdeyiz.

Gazeteci, muhalif bir siyasi parti yöneticisi, aykırı bir akademisyen ya da görevini yapan bir asker olmanız fark etmiyor. Türkiye’de birgün sabaha karşı eviniz basılabilir, inandırıcı hiçbir delil olmadan tutuklanabilirsiniz. Tanımadığınız insanlarla birlikte terör örgütü kurmakla suçlanabilirsiniz. Benim başıma gelen de buydu.

TÜRK BASININDA KARANLIK GÜNLER

Bunları söyledikten sonra özel olarak Türk basının durumuna geçebilirim.

Biz gazetecilerin en büyük gücü kuşkusuz yazdığımız yazılarla, yaptığımız haberlerle kamuoyunu etkileyebilmemiz. Bizler yolsuzlukları ortaya çıkararak temiz bir toplumun oluşmasını sağlayabiliriz. Hukuksuzlukları anlatarak adaletin sağlanmasına katkıda bulunabiliriz.

İşte bu etkimizden dolayı gazeteciliğin çıkar gruplarıyla, güç sahipleriyle arası her zaman iyi olmaz. Bir katilin cinayet tanıklarını düşman sayması gibi, yozlaşmış iktidarlar da gazetecileri düşman kabul eder. Gerçekleri yazmasını istemezler. Kendileriyle barışık, sorgulamayan, araştırmayan bir gazetecilik yaratmaya çalışırlar.

Türkiye’de bugün tam da bu oluyor.

ERDOĞAN VE GÜLEN TEHDİT

Ülkede demokrasiye, hukuka ve elbette bununla birlikte basın özgürlüğüne yönelik iki tehdit var. İlki Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın baskıcı politikaları. İkincisi bir dini cemaatin lideri olan ve bugün ABD’de himaye edilen Fethullah Gülen’in polis ve yargı teşkilatında yasadışı bir şekilde örgütlenen takipçileri.

Bu tehditlerin daha iyi anlaşılması için Başbakan Erdoğan’ın kamuoyu önünde yaptığı birkaç konuşmadan örnek vermek istiyorum.

Başbakan Erdoğan, kendi partisinin üyelerinin de karıştığı Türkiye’nin son yıllarda gördüğü en büyük yolsuzluk olayını yazan Doğan Medya Grubu’nun yayınları için seçmenlerine 19 Eylül 2008 tarihinde şu sözlerle boykot çağrısında bulundu: "Partimin mensupları olarak yalan yanlış haberleri yapan medyaya karşı sizler de kampanyanızı yapın, bu gazeteleri evlerinize sokmayın.” Erdoğan aralıklarla gazeteleri boykot çağrısını yineledi.

20 Aralık 2008’de Akşam gazetesi bir haber yaptı. Haberde seçimlerde daha çok oy almak için dağıtılan kömürlerin hava kirliliğine neden olduğu anlatılıyordu. Başbakan kürsüye çıktı ve gazetenin sahibine şöyle seslendi: “Yazıklar olsun. Ya gazeteni kapatacaksın ya da yalan yazmayacaksın”

26 Şubat 2010 tarihinde kendisini eleştiren köşe yazarlarını çalıştırmamaları için medya patronlarını şöyle uyardı:

"Şimdi o gazetelerin patronlarına sesleniyorum, ‘Ne yapayım, köşe yazarı, hâkim olamıyorum’ diyemezsin. Köşende yazı yazanın maaşını sen veriyorsun. Yarın feryat etmeye geldiği zaman da feryat etmeye hakkın yok. O insanlara o kalemleri teslim edenler de der ki ‘Kusura bakma kardeşim, bizim dükkânda sana yer yok’. Çünkü herkes vitrinine layık olanını koyar."

BATSIN O GAZETECİLİK

Ben buraya gelirken Türkiye, Başbakan Erdoğan’ın başka bir medya operasyonunu tartışıyordu. PKK örgütü lideri Öcalan’ın devlet yetkilileriyle yaptığı görüşmelerin tutanaklarını haber yapan gazeteye karşı Başbakan bir kez daha kürsüye çıktı. Şunları söyledi: “Böyle bir manşeti atamazsınız, atmamanız gerekirdi. Neymiş gazetecilik yapıyorlarmış. Böyle gazetecilik yapıyorsan, batsın o gazetecilik.”

Çok açık olarak görüyorsunuz. Başbakan Erdoğan hiç tereddüt etmeden gazetecileri ve onlara iş veren patronlarını tehdit ediyor. Perde arkasında ise Başbakan’ın danışmanları doğrudan gazete yöneticilerini arayarak, eleştirel gazetecilerin isimlerini veriyor ve işten çıkarılmalarını istiyor.

BAŞBAKAN GENEL YAYIN YÖNETMENİ TAVSİYE EDİYOR

Peki Başbakan’ın bu tehdidine kulak asmayan medya patronuna ne olur?

Size Türkiye’nin en büyük medya grubuna (Doğan Grubu) kesilen 2 buçuk milyar dolarlık vergi cezasını hatırlatabilirim. Gazetelerini ve televizyonlarını mali operasyonlarla kaybeden medya patronlarından söz edebilirim. Ergenekon davaları sürecinde tutuklanan dört kişinin televizyon sahibi olmalarını örnek verebilirim.

Erdoğan’ın medya patronlarıyla ilişkisi öyle bir halde ki, Milliyet ve Vatan gazetelerini satın alan Erdoğan Demirören’in yeni gazetesinin CEO’sunu nasıl seçtiğini bizzat Başbakan Erdoğan şöyle anlattı: “Satın aldıktan sonra bana kimi tavsiye edersin diye sordu. Akif Bey’i tavsiye ettim”.

Bazen her şeyi mizah anlatır…

Türkiye’nin en çok satan mizah dergisinin kapağı bu hafta şöyleydi:

(Başbakanın eşi hamburger yiyen Başbakan’a “yere kırıntı dökme” diyor. Başbakan kucağına mendil gibi serdiği adamı göstererek “dökmem gazete patronu serdim” diyor.)

GAZETELERDE SANSÜRCÜ KADROSU

Sonuçta Erdoğan’ın basına yönelik baskılarının bir sonucu var.

Sermayelerini kaybetmekten korkan patronlar bunun yerine gazetecileri kaybetmeyi tercih ediyorlar. Yayınlarını hükümetin politikalarıyla uyumlu hale getiriyorlar.
Başbakan’ın her tehdidinden sonra Başbakan’ın hedef aldığı gazetecileri işten çıkarıyorlar. Halen çalışanlar ise sansürleniyor.

Türkiye’de piyasaya çıkan Bağımsız dergisi için bu hafta Hürriyet’ten atılan Cüneyt Ülsever isimli yazarla söyleşi yaptım. Bana kovulmadan önce gazetenin görevlendirdiği sansürcü tarafından her gün aranarak yazılarının nasıl değiştirildiğini anlattı. Sansüre öyle alışmıştı ki bir gün yazısı değiştirilmeyince sansürcüsünü arayarak “bugün yazımı değiştirmeyecek misiniz” diye soruyordu.

Böyle trajikomik bir basın hikayesinin içindeyiz.

TÜRKİYE’DE SİLAHSIZ TERÖRİZM

Elbette daha kötüsü de var: tutuklanmak.

Ben, Odatv davası kapsamında 20 ay Silivri Cezaevi’nde tutuklu kaldım.

Odatv davası, 14 Şubat 2011 günü polisin Odatv yöneticilerinin ev ve iş yerlerine yaptığı baskınla başladı. Davada 14 sanık var. Yapılan suçlama Ergenekon örgütünün amaçları doğrultusunda hükümete karşı haberler yapmak, yazı ve kitap yazmak. İddianamede hiçbir şiddet eylemi yok. Bomba yok, silah yok, birilerine zarar vermek yok. Buna rağmen yapılan suçlama terörizm.

Bizim tutuklanmamızın ardından hükümet üyeleri sık sık “yargılanmalarının gazetecilik faaliyetiyle alakası yok” dediler.

Bu açıklamaya basit bir istatistikle yanıt vereyim. 134 sayfalık Odatv iddianamesinde 361 kez “haber” kelimesi, 280 kez “kitap” kelimesi, 53 kez “yazı/köşe yazısı” kelimesi, 26 kez “röportaj” kelimesi ve 5 kez “makale” kelimesi geçiyor. Buna karşılık polis ve savcıların bize öfke duymasının bir nedeni var. Takipçileri poliste ve yargıda örgütlenen Fethullah Gülen’in adı 134 sayfalık iddianamede tam 111 kez yer alıyor.

BİRBİRİNİ TANIMAYAN ÖRGÜT

Meselenin daha ilginç bir yanı var. Davanın sanıkları birbirini tanımıyor. Örgüt olmakla suçlanmalarına rağmen birçoğu ilk kez duruşma salonunda karşılaştılar.

İddianamede aralarında irtibat olduğuna dair hiçbir delil de yok.

Suçlamalar daha da garip.

Eski bir Emniyet Müdürü olan Hanefi Avcı, poliste ve yargıda Fethullah Gülen’in takipçilerinin nasıl örgütlendiğini anlatan bir kitap yazdığı için bu davada sanık oldu.

İddianamedeki suçlamaya göre Hanefi Avcı’nın yazdığı kitabı aslında gazeteci Nedim Şener yazmış. Şener’e ise gazeteci Soner Yalçın yazmasını söylemiş. Ona da Prof. Dr. Yalçın Küçük emir vermiş. Böylece dört kişi bir kitap üzerinden terörizm ile suçlanıyor. Hanefi Avcı’nın “bu kitabı ben kendi başıma yazdım” demesi, yayıneviyle bütün yazışmalarını ortaya koyması, taslaklarını göstermesi durumu değiştirmiyor. Hanefi Avcı, neredeyse üç yıldır tutuklu.

Davada ben, Yalçın Küçük ve Soner Yalçın’ın talimatıyla haber yapmakla, yazı yazmakla suçlanıyorum. Buna dair de iddianamede hiçbir delil yok.

İÇİNDE GEÇEN KELİMELERE DAVA AÇTILAR

Peki suçlanan haberlerde ne var?

Savcı şöyle bir sınıflandırma yapmış.

Sivil toplum örgütlerinin, meslek odalarının, sendikaların tamamen yasal eylem ve basın açıklamalarının haber yapılmasını “halkı tahrik”le, Ergenekon ve Balyoz gibi Türkiye’nin son dönemine damga vuran davalarda yaşanan hukuksuzluklara ilişkin haberleri “yargılamayı etkilemeye teşebbüs”le, hükümetin politikalarına ilişkin haberleri “hükümeti darbe yoluyla düşürmek”le suçluyor.

Biliyor musunuz haberler savcı tarafından okunmamış bile. Sadece “devrim”, “savaş”, “Ergenekon” kelimeleri arama motorunda aratılmış ve çıkan sonuçlar iddianameye alınmış.

Bunu nereden biliyoruz?

Örneğin “Devrimden Sonra” isimli filmi anlatan bir sinema eleştirisi, içinde “devrim” kelimesi geçtiği için iddianamede. Stockholm Barış Enstitüsü’nün insanlığın tarih boyunca 300 günü savaşsız geçirdiğini anlatan araştırması Odatv’de “İnsanlar Kaç Gün savaşmadan Durabilmiş” başlığıyla haber yapılmış. Başlığında “savaş” kelimesi geçtiği için iddianameye girmiş. Öyle ki ABD’nin eski Dışişleri Bakanı Hillary Clinton’un bir açıklamasının haberi bile içinde geçen kelimelerle iddianamede suçlama konusu oldu.

Bunun gibi yüzlerce saçma nedenle Türk kamuoyu iddianamenin yayınlanmasının ardından Odatv davasının bir gazetecilik davası olduğuna inandı.

BELGELENMİŞ SAHTE DELİLLER

Peki sanıklar birbirlerini tanımadığı halde nasıl örgüt olmakla suçlanabiliyor?

İddianamede bunun tek dayanağı polisin yaptığı baskının ardından üç bilgisayarda bulduğunu iddia ettiği dijital notlar. Bu notlar kanıt sayılarak sanıkların haber, kitap ve yazıları organize olarak yazdığı iddia ediliyor.

Peki bu notlar gerçek mi?

Biz bu notları hayatımızda ilk kez tutuklandığımız gün gördük. O andan itibaren bizlere ait olmadığını ispatlamaya çalıştık. Bunun için suçlama konusu olan bilgisayarların bilirkişilerce incelenmesi için çaba sarfettik. Ancak savcılar bunu engellemek için her şeyi yaptı. Hatta bilgisayarların kopyalarını teslim ettiğimiz bir üniversite laboratuvarında bu kopyalara da el koydu.

Bir cinayet sanığı olsanız kullandığınız silah balistik incelemeye tabii tutulur. Suçlama buradan elde edilen bulgulara dayandırılır. Türkiye’nin son dönem bütün terörizm davalarında suçlamalar hep şüpheli bilgisayar notlarına dayanıyor. Sanıklar bir dijital dosyada adı geçtiği iddiasıyla tutuklanıyor.

Bugüne kadar Türkiye’de üç üniversiteden ve ABD’de bulunan Data Devastation adlı bilişim şirketinden dört ayrı rapor aldık. Dördü de bu verilerin bilgisayarlarımızla virüslü saldırıyla yüklendiğini ortaya koyuyordu.

Yetmedi.

Mahkeme Başbakan’a bağlı Türkiye’deki bir bilim kuruluşu olan TÜBİTAK’tan rapor istedi. Tutukluluğumuzun 18. ayında rapor mahkemeye geldi. Rapor, bu notların suçlama konusu olan bilgisayarlarda oluşturulmadığını, değiştirilmediğini ve hiç açılmadığını söylüyordu. Bilgisayarlara dışarıdan müdahale eden virüslerin varlığını da tespit ediyordu.

Buna rağmen dava devam ediyor. Adil olmayan bu mahkemenin hepimize ceza vereceğini şimdiden söyleyeyim.

BUNLAR SUÇ DEĞİL

Peki gerçekten de bu notlar gerçek olsaydı, sanıklar organize olup yazılar yazsalardı, haberler yapsalardı, kitaplar hazırlasalardı ve bununla hükümeti düşürmeye çalışsalardı bu suç muydu? Bana sorarsanız iyi gazetecilik, hükümetleri yerinden bile edebilir. Washington Post’un ortaya çıkardığı Watergate skandalı Nixon’ı koltuğundan etmedi mi? Bizim ülkemizde de geçmişte birçok iktidar basında çıkan skandallarla yıkıldı.

Odatv davasında yapılan suçlamalar yasalara göre bile suç olmayan eylemler. Türkiye’yi dışarıdan izleyen biri Türkiye’deki davalara bakarak her gün bir isyanın, bir darbe girişiminin olduğunu sanabilir. Ancak bu kadar davaya rağmen Türkiye’de fiili hiçbir isyan ya da darbe teşebbüsü yok.

Bu nedenle davaların esası “darbe yapmaya” değil, “darbe ortamı oluşturma”ya dayanıyor. İddianameye yansıyanlara göre davayı kurgulayan akıl, şöyle düşünüyor: “ülkede istikrar bozulursa kaos ve kargaşa olur, kaos ve kargaşa darbe getirir, öyleyse ülkede istikrarı bozan açıklama ve eylemler yasal da olsa darbeye zemin hazırlamaktadır”.

İşte bu zihniyet hiçbir suç unsuru taşımamasına rağmen Odatv yazılarını suçlama konusu yaptı.

ORTAK ÖZELLİKLERİ CEMAAT

Size Türkiye’de basın özgürlüğünü tehdit eden ikinci gücün Fethullah Gülen’in polis ve yargı içinde illegal örgütlenen takipçileri olduğunu söylemiştim.
Bu konuda bizim davamızı ilgilendiren önemli bir ayrıntı var.

Davada yargılanan “Haliç’te Yaşayan Simonlar” adlı kitap Fethullah Gülen’in takipçilerinin polis ve yargıda yasadışı örgütlenmesini anlatıyor. Kitabın yazarı Hanefi Avcı, bu örgütlenmenin muhalefetteki kimseler aleyhinde yasadışı dinleme, izleme ve sahte delil üretme faaliyetlerinde bulunduklarını somut örneklerle açıklıyor. Hayatı boyunca polislik yapan Hanefi Avcı hakkında bu kitap nedeniyle dört farklı terör soruşturması açıldı.

Odatv olarak bizim yaptığımız haberler; Türkiye’de gündemde olan davalarda polis içinde cemaat bağlantılı bir grubun sanıklar aleyhine sahte delil ürettiğini ortaya koyuyordu. Sadece birkaç örnek vereyim. Polisin gözaltındaki bir sanığın telefonunu açarak onu örgüt üyeleriyle bağlantılı göstermek için 139 tane telefon numarası yüklediğini Odatv’de belgeleriyle haberleştirdik. Balyoz Davası’na konu olan delillerin sahte olduğuna dair yüzlerce somut örneği haberleştirdik. Örneğin çok tartışma yaratan Kafes Planı davasında savcıların plan bulunmadan 10 gün önce bazı sanıklara planla ilgili soru sorduğunu gösterdik. Polisin çeşitli kazılarda bulduğunu iddia ettiği bombaların yanında yaptıkları konuşmaları yayınladık. Emin olun bunlara ulaşırken mahkeme belgelerinden faydalandık.

Ne oldu biliyor musunuz? Bu hukuksuzluklarını anlattığımız polisler Odatv operasyonunu yaptı. O savcılar Odatv operasyonunu soruşturdu. O hakimler karar verdi.

Davanın bir diğer sanığı gazeteci Nedim Şener, Agos gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink cinayetini araştırdı. Bu cinayette polis içinde Gülen’in takipçilerinin rolünü aydınlattı. Bu polisler Odatv operasyonu yapan polislerdi.

Sanıklardan gazeteci Ahmet Şık’ın tutuklanmasına neden olan kitap, polis içinde Gülen’in takipçilerinin örgütlenmesini anlatıyordu. Şık’ın işaret ettiği isimler Odatv operasyonunu yaptı, Ahmet Şık’ın kitabı yasaklandı.
Yalçın Küçük Türkiye’de bu meseleyi televizyonda dile getiren popüler bir aydındı. Gülen’in takipçileri onu hedef alan açıklamalar yapıyorlardı. O da bu operasyonda tutuklandı.

Kısacası birbirimizi tanımıyorduk ama ortak bir özelliğimiz vardı. Aynı grubun hedefindeydik.

YARGI VE POLİS ARAÇ OLARAK KULLANILIYOR

Sonuçta söylemek istediğim şu, Türkiye’de gün geçtikçe daha baskıcı bir idare kuruluyor. Erdoğan ve Gülen’in takipçileri polis teşkilatını ve yargı gücünü bu dönüşüm için silah gibi kullanıyor.

Associated Press’in araştırmasına göre dünya üzerinde en çok terör hükümlüsü Türkiye’de. Uluslararası basın kuruluşlarının verdiği rakamlar da dünyada en çok gazeteci tutuklayan ülkenin Türkiye olduğunu gösteriyor. Tutuklananların çoğu da terör yasalarıyla suçlanıyor. Bunun nedeni elbette Türk insanının doğasında terörizm olması değil. Sebep, Türkiye’de iktidar sahiplerinin, biz gazeteciler dahil, engel olarak gördüğü kimseleri yargı eliyle ortadan kaldırması. Bunun için de en çok terör yasalarına başvurması.

Terör yasaları öyle tanımlanmış ki ülkede konuşmaktan ve yazmaktan başka bir şey yapmayan insanlar ömür boyu hapisle yargılanıyor. Ülkede çıkarılan yargı paketleri tecavüz, cinayet gibi suçlardan hapse girenleri kapsıyor ama bu şekilde terörizmle suçlananları kapsamıyor.

Bakın çarpıklık öyle bir boyutta ki benim tutuklandığım ay içerisinde Odatv ve Balyoz davalarında savcılık 175 kişi hakkında tutuklama talep etti. Hakimler hepsini tutukladı. Yani savcı ne dediyse mahkeme onu yaptı. Mahkemeye gelen 176. kişinin tutuklanma talebini mahkeme heyeti reddetti. Kimdi o biliyor musunuz? Adı faili meçhul cinayetlere, yargısız infazlara karışmış ve bu yüzden hüküm giymiş Ayhan Çarkın isimli bir polis. Çarkın, o günlerde ortaya çıktı ve birçok muhalifi öldürdüğünü itiraf etti. Ama mahkeme bu itiraflara rağmen onu serbest bıraktı. Ancak Odatv davasında ifadeye çağrılınca yurtdışından kalkıp gelen sanığı “kaçabilir” diyerek tutukladı. Yargının ne kadar politik olduğunun fotoğrafını göstermiyor mu?

SERBEST KALSAK DA DAVALAR DEVAM EDİYOR

Ben hapishanede 20 ay tutuklu kaldım. Tutuklandığım gün bana savcı sadece 5 soru sordu. Bana ve diğer sanıklara sorulan soruların hiçbirinin ama hiçbirinin terörizmle ilgisi yoktu. 20 ay boyunca mahkemeye gittim. Beklediğim şeylerden biri bana soru sorulmasıydı. Ama 20 ay boyunca ne hakim ne savcı tek bir soru sormadı. Sonra serbest bıraktılar. Ne tutuklanmamı ne de bırakılmamı hukukla açıklayamıyorum.

Uluslararası kuruluşların da üzerinde durmadığı bir ayrıntı var. Biz serbest bırakılsak da tehdit devam ediyor. Halen yargılanıyoruz. Halen tutuklanma tehlikesini yaşıyoruz. Dava dosyaları, haber yaparken bize göz kırpmaya devam ediyor.

DEVRİMLERİMİZ ORTAK

Burada, Washington’da bütün bunlara eklemem gerekenler var.

Kuşkusuz aranızda ABD yurttaşları da oturuyor. Sizin atalarınız 18. Yüzyılda monarşiden ve sömürgecilerden koparak bütün dünyada çığır açan bir devrim yaptı. Bu devrim ateşi Fransa’dan başlayarak bütün Avrupa’yı sardı. 20. Yüzyılın başında özgürlük dalgası benim ülkeme geldi. Ülkem verdiği mücadeleyle monarşiden koptu. Halkım modern değerlerle tanıştı.

Benim ülkemde o gün yaratılan değerler bugün tehdit altında. Adalet ve özgürlük gibi tarihi değerlere sahip çıkanların da sizin hükümetinize eleştirileri var. Bu eleştirilerin nedeni Türkiye’yi bir baskı coğrafyasına dönüştüren güçlerin sizin hükümetlerinizden aldığı açık destek. Bu nedenle hapishanelerde yatan tüm insanlar ABD’yi yönetenlerin sadece ekonomik çıkarları uğruna bu hukuksuzluğa göz yumduğunu düşünüyor. Ben haksız olmadıklarına inanıyorum.

BİZ ÖZGÜRÜZ

Sonuca gelirsem bugün Türkiye’de basın özgürlüğü dahil bütün hak ve özgürlüklerin ortadan kaldırıldığı dönemdeyiz. Şundan emin olunuz, bizler bedeli ne olursa olsun haklarımız ve özgürlüklerimiz için mücadele edeceğiz.

Biliyoruz ki insanlık bu değerler için birçok bedel ödedi. Biz de ne olursa olsun asla vazgeçmeyeceğiz. Yargılandığım mahkeme önünde şunları söylemiştim: “Eğer bugün buradan çıksam adliyenin merdivenlerinde oturup aynısını yazacağım. 100 yıl hapiste kalsam, çıktığım gün aynı fikirlerde ısrar edeceğim. Sağ kolum olmasa sol kolumla düşündüklerimi anlatacağım.”

Gerçekten yaptık da.

Hepimiz hapishaneden birer kitap sahibi olarak çıktık. Tamamı ülkenin en çok satanları arasında yer aldı. Beraber kitap yazdığım arkadaşımla birbirimizi hiç görmeden, birbirimize gönderdiğimiz notlarla, bilgisayar kullanmamız yasak olduğu için kağıt ve kurşun kalem kullanarak kitap yazdık. İnandıklarımızı yazma konusundaki tutkumuz her şeye rağmen daha da arttı. Gerçekleri yazma konusundaki cesaretimiz, inadımız büyüdü.

O nedenle her ne kadar Türkiye’de basın özgürlüğünü tartışsak da ben kendimi hiç olmadığım kadar özgür hissediyorum.

Son dönem Türk basınında yükselen medya patronu “Başbakan benim idolümdür” dedi. Son dönem Türk basınında yükselen genel yayın yönetmeni “Başbakan benim atamdır” ifadelerini kullandı.

Gazeteciliğini iktidarlara hediye eden bu insanların özgürlüğünü kaybettiğini düşünüyorum.

Beni dinleme sabrını gösterdiğiniz için teşekkür ederim.

*Barış Terkoğlu’nun Amerika Atatürk Derneği’nin davetlisi olarak gittiği Washington’da yaptığı konuşmanın metnidir.