HER KOĞUŞA LAZIM BEYEFENDİ FIRLAMA

Hoşsohbet, neşeli bir kadın olan annenannem sık sık “iki kahkaha bir pirzola edermiş,” der, ardından patlatırdı kahkahayı.

İki kahkaha bir pirzola eder mi bilmiyorum, ama yaşayarak gördüm, neşenin bulaşıcı olduğunu.

Geçen gün okul arkadaşım Selçuk Şerefli’nin (Çene) gönderdiği iletide anlattığına göre,neşenin sırrı “timüs bezi”nde imiş.

Göğüs boşluğunda ,tiroit bezinin altında, soluk borusunun önünde bulunan , bağışıklık sisteminin merkezi olan bu bez ne kadar titreşirse, insan da o kadar sağlıklı ve bağışıklık sistemi sağlam olurmuş. Hatta Çene Selçuk açıklamasında kırsal kesimlerde insanların ağıt yakarken, göğüslerine vurmalarının, timüs bezini titreştirerek, o sayede üzüntü kaynaklı direnç azalmalarını önlemeyi amaçladıklarını yazıyor. Artık günahı boynuna!

Bu bağışıklık sistemini güçlendiren,bezin titremesini, haz ve mutluluk vermesini sağlayan bir başka etken de kahkaha atmakmış.

Selçuk’un açıklamasının o noktasında durdum ve kendi kendime söylendim:

-Meğer anneannem “iki kahkaha bir pirzola eder” derken ne kadar haklıymış.

Demek ki, zarif, esprili, nekre ,insanlar zekalarının ürünlerini sergilerlerken, bağışıklık sistemimizi güçlendiriyor, sağlığımızı pekiştiriyorlarmış. Dün öylelerinden birini toprağa verdik, öbürünü de ölümünün birinci yılında, andık.

Birincisi, son yolculuğuna Teşvikiye Camii’nden uğurlanan Hocam Erdoğan Alkin’di.

Dün toprağa verdiğimiz elli yıllık hocamı, her zaman saygı rahmet ve içten bir tebessümle anacağım.

***

Dün ölümünün birinci yılında, Ulus’taki kabri başında anılan ise, yaşamımda önemli bir yeri olan okuldaşım, meslektaşım, hapishane yoldaşım Hüseyin Baş idi.

Herkesin tanıdığı Hüseyin Baş’ı nasıl tanımlamalı?

İnançlı bir sosyalist olarak mı?

Başarılı bir reklamcı olarak mı?

Seçkin bir gazeteci yazar olarak mı?

İyi bir dost olarak mı?

Hapislik yıllarının neşesi, ince dokundurmaları ile kahkaha kaynağı olarak mı?

Bütün bunların yanıtı “evet” tir. Ama bunların hiç biri teker teker, ya da hep birlikte Hüseyin Baş’ı anlatmaya yetmez.

O dostlarının kendisine yakıştırdığı tek sözcükle “Hüs”tü:

Her biri yaşamın içinden süzülüp gelen bir bölümünü, Cumhuriyet’te yayınlanan “Demir Kapı Kör Pencere” adlı dizide anlattığım Hüs fıkralarını tekrarlayacak değilim.

Yalnız içlerinden unutulmaz birini bir kez daha anımsatmakla yetineyim:

Maltepe Zırhlı Tugay’da tutuklu olduğumuz bir gün densizliğimizden, sululuğumuzdan bizar olan Ataol, eşyalarını toplamış, koğuş değiştiriyor.

Hüs sordu:

-Nereye gidiyorsun Ataol?

-Sizden bıktım gidiyorum, mümkün olsa adilerin yanına gideceğim.

Hüs hiç istifini bozmadan yapıştırdı:

-Boşuna uğraşma Ataol bizden adisini bulamazsın!

***

Hüs’ün bir özelliği de, kibarlığıydı. Doğuştan gelen, elbise gibi sonradan giyilmş değil, derisi gibi varlığının ayrılmaz parçası bir kibarlıktı onunki?

O, kibarlığı ve nekreliğiyle, fırlamaların en beyefendisi, beyefendilerin en fırlamasıydı.

Hapisten çıktıktan çok sonra bir gün şöyle söylediğimi hatırlıyorum:

-Hüs sensiz hapislik hiç çekilmez, kusura bakma, ama bir daha içeri alacak olsalar, “Hüseyin Baş da vardı” , deyip, ne yapar eder,seni de yanıma aldırırım.

Evet gerçekten Hüs her koğuşa lazım, bir neşe kaynağıydı.

Arada düşünür dururum:

-Şimdi Silivri’de Hasdal’da olanların da acaba bir Hüs’ü var mıdır?

Sonra kendi kendimi yanıtlarım, onlar adına derin bir esefle:

-Hiç sanmam, çünkü Hüs başka örneği olmayan müstesna bir insandır.

Elli yıllık eşi Nevenka dün Cumhuriyet’te yayınlanan çığlığında şeyle sesleniyordu:

-HÜS Sensiz yaşamak çok zor!

Nevenka haklı! “Hüs” süz yaşamak zor olduğu kadar da, renksiz.