BARIŞ SÜRECİ…

İki sözcük… Topu topuna iki sözcük: “Barış süreci…” Kulağa ne kadar güzel, yüreğe ne kadar yakın, gönlümüze ne kadar sıcak, sımsıcak geliyor…

Ama…

(Eyvah… “Ama” dediğiniz anda yoksa sen “analar ağlasın, kan durmasın, barış olmasın diyenlerden misin” diye suçlanmanız işten bile değil… Bunu göze alarak; bilen bilir beni diyerek, sürdürüyorum yazıyı.)

Ama sorgulamadan da edemiyorum.

Çifte standart

Ülkedeki hapishaneleriniz ağzına dek tıka basa doluyken…

Özel yetkili mahkemeler, gizli tanıklar, işkenceyle alınmış ifadeler, yandaş hukukçularla sürdürülen yargıya hiçbir güven kalmamışken…

Şiddete hiç yanaşmamış insanlar “terörist” diye zindanlarda çürütülürken…

Yasal bir parti olan BDP’nin tüzüğünde bulunan maddeleri kabul edip aynı maddeleri gerekçe gösterip KCK’yi hapse tıkayıp yargılarken…

34 vatandaşımızın göz göre göre, bile isteye öldürüldüğü Uludere-Roboski katliamının hesabı verilmemişken ve ikinci bir katliam niteliğindeki rezil bir rapor Meclis’te kabul edilmişken…

Bu ne çifte standart, bu ne sahtecilik, yapaylık, bu ne ikiyüzlülük demezler mi adama?

Yol yordam ve yöntem

Barış, hepimizin özlemi… Ama bu özlem sömürülürse, kullanılırsa, farklı hesaplara alet edilirse, sonuç şimdikinden de kötü olur.

Barış, hepimizin hasreti. Ama “oldu bitti maşallah!” tavrıyla, adeta bir masal havasına girip her şeyi toz pembe görme ve gösterme çabaları beni kahrediyor.

Beklentileri yükselttikçe, düşüşün daha acımasız olabileceğinin farkında mıyız?

Cumhuriyet’te Türey Köse’nin sosyolog İsmail Beşikçi’yle yaptığı bence çok önemli söyleşisi, şu barış sürecinin başından beri içimi kemiren farkındalığını apaçık ortaya koyuyordu.

Bu süreçte tehlike, yol yordam belirsizliğinde, yöntem karmaşasındaydı. Yol yordamın gizlenmesinde, yöntemin hukuksuzluğundaydı. BDP’nin geri plana itilmesiydi.

“Barış süreci”nde beni en “hasta eden” söylem ise “Türk – Kürt İslam kardeşliği”, iki toplumu birleştirecek olan “İslam şemsiyesi”…

Tanrı aşkına kim kimi kandırıyor! “Allah Allah” diye saldıran, şiddet saçan, “Allahüekber” deyip bombalayan, öldüren, kafa kesen “kardeşlik” ve “şemsiye”ye kaldıysa işimiz, fena halde yanmışız!

Akil insanlar

Sonunda kadın örgütleri başardı: “Akil adamlar” sözcüğünü “Akil insanlar”a çevirmeyi, hiç olmazsa dildeki bu eşitsizliği ortadan kaldırmayı başardılar.

Çok söylendi, Başbakan seçecekse böyle bir komisyon olmaz olsun diye… Halkımızın güvenine bakar mısınız!..

Selahattin Demirtaş’ın, birkaç erkeğin de katılabileceği “Akil kadınlar komisyonu” önerisini alkışlıyorum.

Her konuyu olduğu gibi “akil insanlar” konusunu da magazin haberleri gibi ele alma becerimizle bu işin sonu nereye varır bilemiyorum.

“Akil insanlar” komisyonuna baştan beri benim iki önerim var: Sosyolog İsmail Beşikçi (söyleşisinden bu görevi kabullenmeyeceğini varsayıyorum) ve sosyolog Pınar

Selek. Hani tüm birikimini, eğitimini, yıllarını, emeğini, bilimsel yöntemlerle barışa katkıda bulunmak için seferber eden bilim kadını… Salt bunu yaptı diye on beş yıldır cezalandırılmakta, zulüm görmekte olan o cesur yürek!

Yaa işte, benim ülkem böyle çelişkiler yumağı!.. Haydi hayırlısı!